YAŞAMIN KIYISINDA

İkisi birlikte masama yaklaştıklarında orta yaşlı olan son derece etkileyici bir dille

“Rahatsız etmeyeceksek masanıza gelebilir miyiz? Sizin burada kitaplar arasında olmanız, notlar alıp yazı yazmanızdan yazar olacağınızı düşündük. Sizi sıkmayacaksak tanışmayı arzu ediyoruz. Bu da kızım.”

“Lütfen buyrun. Rahatsızlık ne demek, bilakis sizlerle tanışmaktan çok memnun olurum. Fakat bildiğiniz anlamda bir yazar değilim, amatörce bir seyler karalıyorum.”

Uzun süredir hafta sonları müdavimi olduğum, boş zamanlarımın çoğunu geçirdiğim kafeteryada bu anne ve kızı sık sık görüyordum. Güzellik ve zarafetinden hiçbir şey kaybetmemiş olan anne kırklı yaşlarda, ince ve orta boylu kızı ise yirmilerde olmalıydı. Masaya sükunetle oturduklarında ne masadaki malzemelerime baktılar ne de kitaplara göz attılar. Annenin belki zaruri görerek aktarmak istediği bazı ailevi bilgilere göre uzunca bir süre önce babanın vefatından beri kızı ile birlikte yaşıyorlar, aile mülkleriyle geçinmekteydiler. Kız liseden ayrılmıştı.

“Niçin okumadınız, keşke öğreniminize devam etseydiniz.” dediğimde münasebetsizlik ettiğimi anladım, fakat iş işten geçmişti. Kız başını öne eğerken bakışları bulutlanan anne,

“Lise öğreniminden sıkıldı. Farklı alanlara yöneldi; bazı özel eğitim kuruluşlarına ve kurslara devam ediyor. Kendisi size daha fazla bilgi verir.” Ailenin üzerinde hassas olduğu bir noktada boşboğazlık yaparak onları daha fazla üzmek istemedim.

“Cidden üzgünüm, gereksiz sorularım için beni bağışlayın.”

“Hiç önemi yok, üzülmeyin.”

Kıza dönerek, “Görüyorsunuz kitaplar arasındayım. Okumak çocukluğumdan beri bende bir nevi hastalıktır. Belki aynı dertten siz de muzdaripsiniz.”

Tüm yüzüne yayılan bir gülümsemeyle, sanırım nihayet sıra bana geldi diye düşünen genç kız, çok sevdiğim bir anekdotu hatırlatarak gevezeliğimi olgunlukla karşıladığını gösterdi.

“‘Okumak cezalandırılmayan kötü bir alışkanlıktır.’ der bir düşünür. Çok okurum, fakat bu alışkanlığımla övünecek durumda değilim. Okuduğum o kadar gereksiz şeyler var ki bana hiçbir yararı olmadığı gibi, bu yaşta bile hiçbir şekilde telafi edemeyeceğim kadar zaman ve enerji kaybına uğradığımı düşünüyorum. Aynı şeyi belki siz de düşünüyorsunuz? Fakat buna rağmen okumayı bırakamıyorum; önümdeki yılların da farklı olacağını sanmıyorum.”

Uzunca bir süre konuştuğumuzu hatırlıyorum. Annesi dergilerle meşgul olurken genç kız benimle daha serbest konuşmalara yöneldi. İlk ilgi alanları heykel ve resim olmuştu. Hocalarının izlenimleri olumlu, çalışmaları başarılıydı. Fakat, gerek kullandığı malzemeler gerekse çalışma ortamını sevmemiş, bir süre sonra da çalışmaları bırakmıştı. Simdi felsefe-edebiyat koridorunda okumalar yapıyor, şiirler ve öyküler yazıyordu. Klasik edebiyata ilgi duymamış, başta Kafka, Cesare Pavese, Sadık Hidayet, Thomas Bernhad olmak üzere modern yazarları okumuştu. Bizden Tezer Özlü’yü çok seviyor, alıntılarla yazarı bana tanıtmaya çalışıyordu. Ben konuşurken nezaketen dinleme çabasında olduğunu görsem de bakışlarından beni hiç dinlemediğinin farkındaydım.

Hafta sonları annesiyle birlikte küçük bir kuş gibi hafif adımlarla elinde bir kucak dergi ve kitap masama geliyor, saatler boyu konuşup tartışıyor, ortaya yeni bir Türk Edebiyatı çıkarıyorduk. Genç yaşına karşın ciddi ve derinlemesine okumalarında henüz inceleme fırsatı bulamadığım son dönem yazar ve şairlerinin eserleri üzerinde yorumlar yapıyordu. Her defasında kızıyla birlikte gelen anne, kahvesini içtikten sonra yanımızdan ayrılıyor, çıkış saatimize doğru geliyordu. Annenin yanımızda olmayışı kızını daha sevecen yapmadığı gibi daha fazla tartışır hale gelmiştik. Tartışmalarımız edebiyat dışına taşmıyor, karşılıklı saygı ve ilgilerimizde de eksilme olmuyordu. Her defasında buraya annesiyle birlikte gelmek zorunda mı olduğu sorusu epeydir zihnimi kurcalıyor, makul bir cevap bulamıyordum. Bir genç kızla yakınlaşmak, aile fertlerinden uzakta başbaşa kalmak en doğal bir durum değil miydi? Yaşı küçük olmamakla birlikte hâlâ anneye bağlı bu genç hanımın kişiliğini kazanması için zorlu dönemlerden geçmesi gerekmeyecek miydi? Anne ile kızın ilişkilerinin bir sır perdesi arkasında olması benim bu ilişkilerin dışında kalma arzumu güçlendiriyordu. Gene de kızdaki ciddi tavırların yavaş yavaş kaybolduğunu sevecen sıcak davranışlarla donandığını görmekten mutlu oluyordum. Başbaşa kalabileceğimiz, birlikte dolaşabileceğimiz zamanların da geleceğini düşünmek tatlı hayallerle dolduruyordu içimi.

Bir gün garsonla yaptığı tartışmanın aniden büyümesi üzerine müdahale etmek zorunda kalmış, annesi gelinceye kadar tek kelime etmeden oturmuştuk. Rengi atmış, karanlık bakışlarında tüm çabalarıma rağmen bir ışık görünmüyor, konuşmak istemiyordu. Annesiyle sessizce ayrılarak gittiler. İki hafta kadar onları görmedim. Artık bu tuhaf insanlarla daha fazla birlikte olmanın benim için zaman kaybı ve zihin yorgunluğundan başka bir şey olmadığını düşündüğüm bir gün anne tıpkı ilk günde olduğu gibi masama yaklaşıp müsaade isteyerek oturdu. Kahvelerimizi içerken bir şeyler söyleme ihtiyacında olduğunu anlayarak,

“Lütfen, sizi dinliyorum.” diyebildim. Annenin üzgün bakışları bazı açıklamalarda bulunmak istediğini anlatıyordu.

“Kızım çok çalışıyor, yorgun, sinirleri gergin, ben müdahale etmesem hiç dinlenmeden bu genç yaşta yıpranıp gidecek. Değişikliğin iyi geleceği düşüncesiyle kız kardeşimin yanına gönderdim.”

Kadındaki sevecen tavırlar, sıcak bakışlar yerini hüzün dolu bir görünüme bırakmıştı. O bir anneydi, aile yaşamındaki karanlık bir nokta bile ruhunda fırtınalar estirmeye yeterliydi. Yanımda fazla kalmadı, sessizce uzaklaştı. Her ne kadar üzgünsem de konunun bir problem olmadan yaşamımdan uzaklaştığını görmekle rahatlamıştım. Uzunca bir süre karşılaşmadık.

Ilık bahar günlerinde bir hafta sonu, arkadaşlarla bir deneme taslağı üzerinde hararetle tartışıyorduk ki masamıza yaklaşan iki kişinin biraz bekledikten sonra yandaki boş masaya geçtiklerini farketmemiştim. Garsonu çağırmak üzere başımı kaldırdığımda onları gördüm. Küçük kuş geri dönmüştü. Biraz kilo almış, yüzünde sağlıklı bir canlılık ışıltılı bakışlar görüyordum. Onu ne kadar özlediğimin, kalbimin onunla ne kadar dolu olduğunu yeni fark ediyordum. Şaşkınlık ve mutlulukla, “Hoşgeldiniz, kendinizi özlettiniz, sizleri tekrar görmek ne büyük mutluluk.” diyerek ayağa kalktığımda yanımdaki arkadaşlar müsaade isteyerek ayrıldılar.

Kıza dönerek ”Tatil size gerçekten yaramış, daha sağlıklı ve daha güzel görünüyorsunuz”.

İltifatına pırıl pırıl bir gülümseyişle karşılık verip teşekkür etti. Yeniden önceki sohbetlerimize aynı coşkunlukla devam ettik. Son aylarda yayınlanan kitapları uzun uzun irdeledik.. Bana sık sık sergilerden, konserlerden bahsediyor, fakat tüm bu faaliyetleri nasıl vakit bulup da izleyebildiğine aklım ermiyordu.

Hafta sonlarımız böylece akıp giderken, bir gün çıkış saatimize yakın anne döndüğünde, “Anne bugün birlikte eve gidiyoruz, akşam yemeğinde beraber olalım.”

Endişelenen ve bana yalvararak bakan anne “Kızım biliyorsun bu akşam bizim için hiç müsait değil. Yarınki işlerimi hazırlamam lazım. Yemek için de hazırda malzememiz yok.”

“Sen hep böyle yapıyor, yanımda kimseyi istemiyorsun. Buzdolabı ağzına kadar dolu, yarına da hiç bir işin yok, bunu biliyorum. Haydi, kalkın gidiyoruz.”

Bu arada kendimi konuya müdahil olmak zorunda hissederek kıza dönüp “Bu akşam için yemek işini bırakalım. Önümüzdeki günlerde bunu tekrar düşünebiliriz” dediğimde hayal kırıklığıyla,

“Sen benim ricamı kabul etmiyor musun?”

“Bunu nasıl düşünürsün, elbette davetini memnuniyetle kabul ediyorum. Sadece sizlere zahmet olmasın diye düşünmüştüm.”

Anne kız çelişkisi ve genç kızın olumsuz tavırları karşısında şimdiye kadar edindiğim sıcak duygular, olumlu düşünceler birer birer uzaklaşıp gidiyordu.

Evleri orta tabaka aile için oldukça lüks görünüyordu. Salonun bir köşesinde piyano, duvarlarda pahalı çerçeveler içinde modern tablolar, sıradanlığı aşan kaliteli ithal mobilyalar, yurt dışından getirilmiş ilginç biblolar dikkati çekiyordu. Bunlar arasında Kalevala destanından esinlenerek yapılmış Fin biblo ve kolyelerini tanımam zor olmamıştı. Salondan çalışma odasına geçtiğimizde gerek çalışma masası, gerek oturma koltukları, gerekse ailenin yüz elli yıldır edindiği çeşitli dillerdeki binlerce değerli eserin konulduğu, odanın iki duvarını tümüyle kapsayan masif ağaçtan yapılmış antik tarzdaki kitaplık karşısında adeta nefesim tutuldu. Kız neşe içinde bazı şeyler hakkında açıklamalarda bulunduktan sonra kitaplık karşısında beni kendi halime bıraktı. Cidden etkilenmiş, hiçbir şeye elimi sürmeye cesaret edemeden adeta kitaplığı tavaf ediyordum.

Piyano sesiyle salona geri döndüğümde küçük kuş piyanoda Rahmaninov’un çok sevdiğim prelüdlerinden birini seslendiriyordu. Eserin seslendirilmesi tamamlandığında piyanoya yaklaştım, elimi omzuna koyarak

“Cidden çok güzel çalıyorsunuz, duygulanmadım desem yalan olur.” diyordum ki, elimi şiddetle itip piyanodan kalkarak, yüzü bembeyaz, gözler dehşet içinde,

“Nasıl buna cesaret edersin? Sakın bana dokunma!” diye bağırıp annesinin yemek hazırlığında olduğu mutfağa doğru koşarak kayboldu. Büyük bir şok, korkunç bir şaşkınlık içinde konuşamaz haldeydim. Mutfaktan çıkıp gelen anne mahcup ve üzüntülü

“Rica etsem, hemen buradan gider misiniz?”

Kırgın değildim, fakat büyük bir dramın başrol oyuncusuydum. Alelacele evden çıkıp oradan uzaklaşırken

“Elveda minik kuş, kitaplarınla mutlu kal!” diyebildim.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?