KUTU

Annem her zaman küçükken bana derdi ki “oğlum bulduğun her şeyi ağzına alma”. Babam da “bırak soksun bağışıklık kazanır” diye eklemede bulunurdu. Babamın lafını daha çok benimsedim ve iştahla  kendimi her türlü derde soktum ve yine sokmaya devam ediyordum. Bundan dolayı terkedilmiş bir depoda 5 liralık plastik sandalyeye bağlı bir şekilde iki adamdan dayak yemem bana çok şaşırtıcı gelmiyordu. Beni bu duruma çeken çok özel bir şey değildi, böyle parlak bir ışık veya yanıp sönen ışık gibi ışığın bir türevi değildi. Sadece bir kahverengi kutuydu.

Yolda yürürken bir kutu görüyorsun, naparsın? Belki polisi ararsın. Ya da yok sayarsın, başkası halletsin onu. Işıklı, parlak veya yansıtan bir obje de değildi ki, neden vaktini ona harcayasın?.

Ben ise alıp eve götürmeyi seçtim. Halbuki  döner bıçağı ile şüpheli çantaya saldıran esnaf abilerimiz gibi cesaretli değilim. Ama o kutu güzel bir kutuydu.

Hani bazen bir hediye gelir kocaman bir kutu içindedir. O kutuyu ellersin edersin ve inanılmaz haz duyarsın, içindekinin sana vereceği hazdan daha fazla belki. Öyle bir kutuydu işte. İlk gördüğüm anda ona dokunmak, içinde olabilecekleri hissetmek istedim. Biraz sapık gibi hissetmedim de değil hani, laf aramızda genellikle içimizde yaşadık o sapıklığı, dışa vurum olmadan. Ahlaki olan o.

Kutuyu açtığımda içinde beyaz bir şeyler taşıyan poşetler gördüm. Kutunun verdiği salaklık ile onu toz şeker veya süt tozu tarzı bir şey zannettim. Çok klişe biliyorum, ama o kutunun büyüsü altındaydım, onun içinde ne varsa benim içindi, bana özeldi. Eve götürdüm kutuyu. Bir fincan kahve yaptım kendime ve kutuyu karşıma alarak izledim onu. Yeni karışımla hazırladığım kahvemi yudumladıkça kutu daha bir cezbedici hal almaya başladı. Renkler akıyordu her yerinden. Kendimi tutamadım ve gülmeye başladım. Ama bu çok uzun zamandır tatmadığım bir gülmeydi, mutluluktan içimde tutamayıp dışarı taşan bir gülmeydi. Ne kadar uzun böyle güldüğümü bilmiyordum, ama evden götürüldüğümü fark etmemişim bile.

Uzun hikâyenin kısası, o kutu meğerse bir uyuşturucu satışı sırasında malları koymak içinmiş. Anlamışsınızdır zaten. Tüm klişeleri uyguladım zaten. Beni bu depoya getirdiler ve hayatımın dayağını yedim. Beni döven ikili apar topar evlerinden çağrılmış bu iş için. Biri hatta kızına söz vermiş akşamı beraber geçireceklerine, ondan dolayı daha da sert vuruyordu. Üzüldüm adamlara da, evlerinin rahatlığını bırakıp bu soğuk depodalar benim yüzümden. İşlerine sadık adamlar ne diyeyim, bu koşullarda bile işlerini yapıyorlar. Helal olsun. Böyle çalışanlar bulmak da zor bu günlerde.

Biraz ara verdiler, yordum onları baya. Oturdular birer sigara yakıp muhabbet etmeye başladılar. Geçenlerde olan derbiyi yorumluyorlardı. Arada bir siyaset konuşuyorlardı, azıcık da iş gıybeti yapıyorlardı. Konuşacak hal kalmadığı için dinlemekten başka bir şey yapamıyordum. Çenemi hissetmiyordum zaten. Onların bu muhabbetleri benim çok ilgimi çekmişti, bizim yıllarca televizyonlarda öcü veya ruhsuz olarak gösterilen bu tarz insanlara yeni bir göz ile bakıyordum. İki gözümle birden bakamıyordum çünkü bir tanesi tamamen kapanmıştı.

15 dakika moladan sonra kaldıkları yerden devam ettiler. Patronları “bunu püreye çevirin” diye talimat vermişti, ben de iskelet yapımdan dolayı onun zor olacağını söylemiştim. Ondan dolayı ağzımdan başlamamı söylemişti. Surat hallolmuştu, sıra gövdeye geliyordu. Bacaklara prensip olarak dokunmuyorlarmış, onu bilmek iyi oldu.

Yaklaşık 1 saat daha süren dayak  ve küfür seansı sonrası beni arabayla evime yakın bir yere attılar. Kollarım tutmuyordu ama bir şekilde kendimi duvara yaslayarak ayağa kalkabildim. Bacaklara bir şey olmaması baya işime geldi, evime hızlı gidebildim. Apartmanın giriş kapısının şifresini burnumla acı çekerek yazdım ve girdim. Karşı komşu ile karşılaştım ve ondan anahtarı cebimden alıp kapıyı açmasını istedim. Sağolsun yardımcı oldu, ama bir sürü gereksiz soru sorarak kafamı şişirdi, “iyi misin abi, ambulans çağıralım, polis çağıralım” falan filan. Benim biraz uzanmaya ihtiyacım vardı, o plastik koltuklar cidden rahat değil. Pikniğe gitmişliğim çoktur oradan bilirim. Yatağa attım kendimi. Biraz kan bulaştı örtülere ama olsun, olur öyle şeyler. Temiz bir dayaktı, profesyonelce ve işini severek yapan insanlar tarafından sunulmuş bir dayaktı. Nerden nereye geldim, bir kutudan neler çıktı neler. Fakat işin sonunda babam haklı çıktı, bedenen olmasa da ruhen her şeyi ağzıma soka soka bağışıklık kazanmıştım.

Editörlük Öğrencisi – Alper KÖK

Yazıyı paylaşmak ister misin?