KÜRK MANTON BEN OLAYDIM AH MADONNAM!
Sevgili okurlarım, 2019 yılının son yazısını sizlere ulaştırmadan önce bir uyarım olacak. Bu yazı, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sına dair sürprizbozan (spoiler) içeriyor. Eğer kitabı okumadıysanız ve sürprizbozanlardan hoşlanmıyorsanız, kitabı okuduktan sonra yazımda buluşalım.
Roman Kahramanları Sendika Başkanı olmam dışında, Sabahattin Ali’yle özel bir bağımız var. Fakat bu konuyu başka bir yazımda anlatmam lazım. Çünkü bu yazının meselesi çok; Raif Efendi ve Maria Puder! Son yıllarda sık sık bu ikilinin hikâyesinin bir sinema filmine ya da televizyon dizisine uyarlanacağı haberini duyuyoruz. Kitabın adının yanlış anlaşılması üzerine yapılan sohbetler ve gündeme getirilen telif yasası da kitabın popülerliğini artırdı.
Sabahattin Ali’nin 1940 yılında Hakikat gazetesinde tefrika olarak kaleme aldığı bu aşk hikâyesi neden bu kadar çok sevildi? İçinde insanların kalbine bu kadar dokunan neydi? Hayatlarında sadece bir kitap okumuş insanlar, hiç okumamış insanları bu kitap üzerinden aşağıladılar. Kitap olarak 1943 yılında basılan, günümüzde bir milyondan fazla satan Kürk Mantolu Madonna, herkesi edebiyat eleştirmeni kesti. Bugünleri Sabahattin Ali görse ne derdi bilemiyoruz ama kitaplarının okunmasına, bu kadar ateşli savunulmasına sakince gülümseyeceğinden eminiz.
Farklı zamanlarla katmanlı bir şekilde anlatılan romanın kahramanı ve beni en çok sinirlendiren kişi Raif Efendi’dir. Yirmili yaşlarında babasının isteği üzerine gittiği Berlin’de, sanata olan ilgisi sayesinde bir sanat galerisini ziyaret eder. Tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadına âşık olur. Bu tablo onda daha önce hiç hissetmediği duygular uyandırır. Raif Efendi tablodaki portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış 1517 tarihli Madonna delle Arpie isimli tablodaki Madonna’nın portresine benzediğini düşünür. Tabloya o kadar hayran olur ki sık sık tabloyu görmeye gider ama başka gözlerin onu takip ettiğini fark etmez. Artık ritüel halini alan bu tabloyu seyretme seanslarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’dir.
Ali, Berlin’de yaşanan muhteşem aşkı, seçilebilecek en yumuşak ve zararsız kelimelerle anlattı. Fakat, okurlar kitabın başındaki Raif Efendi’yle, bu zorlu aşkın kahramanı olan Raif Efendi’yi birleştirmekte zorlandı. Bu muhteşem kadınla, Maria Puder’le, aşk yaşarken nasıl kendini böyle bir zavallı hale soktu? Neden Maria’yı unutmamasına rağmen terk etti? Neden geri dönüp onu aramadı? Aramadıysa neden günlüğünde sayfalarca ondan bahsetti?
Kitabı için “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” diye hepimize retorik bir soru sormuştur. Sanırım bu soru bizi sonuca götürecek. Biz roman kahramanları, yani romanın ana karakterleri yazarımızın bizi biçimlendirdiği kadar varızdır. Ama siz insanlar böyle değilsiniz. Evrenin en ücra köşesine gidebilseniz, orada da dışarıdan sıradan, ahmak birisi olarak görünebilirsiniz ve içinizde hangi dünyaların var olduğunu kimse bilemez.
İnsanların hepsi doğup yaşayıp ölüyorlar ama bunun dışında birbirleriyle hiçbir ortak noktaları yok. Hepsi birbirinden farklı hikâyelerle yoğruluyor, bilinmezlikler içinde çaresizlikte kalıyor. Bazen açgözlü oluyor, bazen tamamen unutuyor ve bütün bunları içinde yaşıyor. Sabahattin Ali bu karmaşayı en güzel şekilde anlattığı için bu kadar sevildi.
Zaten uzun yıllar düşündükten sonra ne insanlara ne de roman kahramanlarına sinirlenmemeye karar verdim. İçinizde bulunduğunuz karmaşayla onlarca yıl bile yaşamanız mucize kanımca.
Aşkla, sevgiyle kalın…
Sufyu / Roman Kahramanları Sendikası Başkanı
