DİNGİNLİK

Tanınmış öykücümüz Füruzan davetli olarak bulunduğu Federal Almanya’dan Doğu Berlin’e geçer ve şimdi arşiv-müze olan, çok sevdiği şair, oyun yazarı, yönetmen Bertolt Brecht’in evini ziyaret eder (Ev Sahipleri, Füruzan, YKY, 2010). Yazarın etkileyici anlatımından alınan aşağıdaki cümle, konuyu bize kısaca açıklar. “Mezarlık, açık pencere, sapsarı menekşeler ve sanatçının ‘yıllarca örüp ardında bıraktığı’ dokunulmaz dinginliği.” Avrupa mezarlıklarında alışılagelen haç ve heykel tantanasından uzakta, Brecht ve eşi sarı ve mor menekşelerin kapladığı iki tümsek altında istirahat etmektedir.

İtalyan yazar A. Tabucchi filozof Eugenio d’Ors’un “… soylu hayallere dalmak için oturmak gerekir,” sözü üzerine, böyle bir köşe arayan ziyaretçiye Sete’nin (Fransa) yukarısında bir tepede yer alan ve ismini şairin ünlü şiirinden alan Paul Valery’nin gömülü olduğu Deniz Mezarlığı’nı önermektedir. Tadına varılan ilk şey mutlak sessizlıktir. Karşımızda uzayan deniz, geniş ufuk ve şiirin görkeminin esinlediği çağrışımlar. (Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar, A. Tabucchi, Çev. S. Sayıt, Can., 2016)

Son bir örnek derken düşüncelerim beni Rusya’ya bir diğer büyük dünya yazarının, Tolstoy’un, istirahatgahına götürüyor. Moskova’nın güneyinde yer alan Yasnaya Polyana onun yaşadığı, büyük eserlerini yazdığı ve öldükten sonra defnedildiği aile malikânesidir. Ağaçlık bir alanda yeşil çimenler altında, herhangi bir dini sembol ve işaret bulunmayan mezarı, sade ve dingin bir yaşamı arzulayan büyük yazarın huzura kavuştuğu bir yer olsa gerek. Günümüzde, dünya edebiyatının kutsal mekanlarından biri olarak, Moskova’nın önemli turist güzergahları arasında bulunan bu beldeye gelen turist grupları umarım ebedi uykusunu uyuyan Tolstoy’u rahatsız etmiyorlardır.

Bu konuda örnekleri çoğaltmaya sayfalarımız müsaade etmiyor. İnsanların çoğu ruh huzurunu, zihin sükununu dini inançlarında, yaptıkları ibadetlerde bulurken, bazıları da mistik uygulamalar veya tasavvuf yoluyla Tanrı’ya yakınlaşmada olduğunu düşünür. Bu anlayışla, din ulularının, velilerin mezarları kalpleri huzura kavuşturan mekanlar olarak benimsenmiştir, dinler tarihini bezeyen sayısız menkıbeler azizlerin, evliyaların ve din büyüklerinin yaşamlarından anlatıları bizlere aktarmaktadır.

Tanınmış yazarımız Y. K. Karaosmanoğlu Muradiye (Erenlerin Bağından, Remzi K) başlıklı yazısına etkileyici bir giriş yapar. “Uhrevi sükunetin ve uhrevi rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler Bursa’da Muradiye türbesine gitsinler! Ölüm yalnız burada korkunç değildir. Mukaddes Kitaplar’ın vadettiği cennet bize yalnız burada mümkün görünüyor; burada her dakika bir meleğin kanadı gibidir, başımız üstünden hayatın bütün hummalarını, gussalarını, şüphe ve endişelerini silen yumuşak ve nemli bir tüy temasıyla geçer. Ey kararsız gönül, dakikalara ”Dur!” diyebileceğimiz yer burasıdır.”

Bu vesileyle Nâzım’ın mısralarına da göz atalım:

“Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum.

***

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…”

İnsanlığa yeni bir düzen getirmek isteyen büyük şairin yaşamdan beklentileri ne kadar sade, ne kadar az diye düşünmeden edemiyorum.

Yaşamda fazla talepkar olmanın anlamsızlığını vurgulayan Yakup Kadri ölüm sonrası için de olumlu düşünmektedir. “Bin çeşit hayata mazhar nebiler; mermere can vermiş, söze ebediyeten raşeler koymuş, dünya içinde başka bir dünya yaratmış sanatkarlar; ateşi, suyu, bahtı, fırtınayı kendine ram etmiş kahramanlar da herhangi bir fani gibi fena buluyor.

Adlarını saydığım bütün bu büyük ölülerdir ki kalbimden ölüm korkusunu sıyırıyor. Onların gittiği yere gitmekten niçin korkayım? Orası niçin buradan daha kasvetli, daha elim ve daha korkunç olsun.” (Erenlerin Bağından)

Tüm bu sözlere ne diyelim? Yaşamın her anında huzur ve sükuna ihtiyacımız olduğu, dünyevi hırslar, aşırı arzular, çirkin alışkanlıklar ve kirli düşüncelerden uzak durmamız gerektiğini biliyoruz, fakat henüz dünyanın çirkinlikleri ve kirlerinden arınma çabasında değiliz, yüzyıllar önce insanımıza gönül kapılarını açan velilerimizi, gönül insanlarımızı artık düşüncelerimizde bulamıyoruz.

Ruhlarımızın sükuneti artık çok uzaklarda, cılız bir ışıkla belli belirsiz aydınlanan deniz feneri kadar ulaşılması güç sahillerde. Tanrı’ya şükredelim ki, henüz Kaf Dağı’nı aşmamız gerekmiyor, çok zayıf da olsa oraya ulaşabileceğimiz ümidini taşıyoruz. Ne diyor Büyük Yunus:

“Yunus miskin çiğ idik

Pişdik Elhamdülillah.”

Bir gün bu topraklarda hâlâ dolaşmakta olan gönül erlerinden biriyle karşılaşabileceğinize inanın.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?