ÇİÇEKLİ ETEK

Her değiştirdiğim evde mutlaka kullandığım eskimiş perdeye bakarken, artık çok geçmişte kaldığını sandığım tüm anılar yeniden canlanır zihnimde. Bu, aslında bir çocuk odası perdesi. Beyaz tül perdenin; alt sağ köşesinde bir baloncu var, iplerini elinde tuttuğu renkli balonlar ise perdenin her yerinde. Güneş vurunca bu renkli balonlar, odanın içinde yumuşak bir renk dansı oluşturur. Ben çocukken, bu renklerin dansına bakıp hayaller kurardım. Ama yaşadıklarım pek hayal ettiklerime uymadı.

Çatışmaların, ayrılıkların ve sistemli uygulanan politikaların sonunda, bize ülkeyi terk etmek için bir ay süre vermişlerdi. Gitmez isek, bizi bekleyen gelecek meçhuldü. Gidersek ne olacağı da meçhuldü aslında, ama bir kurtuluş ümidi vardı ana vatanda.

Önce bu ülkedeki tüm haklarımızdan ve mal varlığımızdan feragat ettiğimize dair bir belgeyi imzalamak gerekiyordu bu haktan yararlanabilmek için. Gidiş masraflarının tümünü bizim karşılamamız gerekiyordu ve yanımıza sadece toplam kırk kiloyu geçmeyen iki valiz alma hakkımız vardı. 

Annem ve babam, paraya çevrilebilir her şeyi yok pahasına satıp, iki hafta önce gitmişti. Ben de işlemleri bitirip yola çıkacaktım.

Götürmeye karar verdiğim her şeyi yığdım bir köşeye. Yeni gittiğimiz yerde kurulacak hayat için gerekli olan ufak ev eşyaları, giysilerim, kitaplarım, fotoğraflar ve anısı olan ayrılmak istemediğim bir sürü şey.  Bunların tümünün iki valize sığması mümkün olmadığı gibi ağırlıkları da çok fazla idi.

Ayıklamaya başlayınca; bıraktığım her parça ile geçmişimi de sildiğimi, geleceğin belirsizliğinin korkusunu, köksüzleştiğimi, bir balon gibi havada yok olduğumu hissetmiştim. Tüm ayıklamalar sonucu, telafisi olmayan en önemli şeyin fotoğraflarım –o yıllarda kağıda basılan fotoğraflar- olduğuna karar vermiştim. Onları valizden çıkarmadan, defalarca ayıklama yaptım. Bir de balonlu perdemden vazgeçmek istemedim. Bu perde benim çocukluğum, gençliğim adeta arkamda bıraktığım her şeyin sembolü idi gözümde. İki valize tüm geçmişimi ve gelecek beklentilerimi sığdırdıktan sonra Şaziye’nin yedek çiçekli eteğini de el çantama koydum.

Ben, tüm bu hazırlıkları yaparken Şaziye, çığlıklar atarak etrafımda dönüyor, bazen de suratımdaki hüzünlü ifadeye bakıp beni güldürmeye çalışıyordu. 

Şaziye; geçen yıl kapanan bir sirkin, parka terk ettiği hayvanlar arasından alıp, eve getirdiğim şempaze yavrusu idi. Benimle yaşamaya alışmış, can yoldaşım, öğrenci odamın neşe kaynağı olmuştu. Okuldan eve döndüğümde, onu televizyon izlerken bulurdum, kanal değiştirmeme ya da sesini kısmama izin vermezdi. Şimdi bu toparlanma faaliyetine de akıl erdirememişti. Neyse ki onu da yanımda götürebilecektim. Onun için de gerekli belgeler hazırlanmıştı. Zaten bizden ve bizimle yakınlığı olan her şeyden hızla kurtulmak istiyorlardı.

Ertesi sabah tren garı ana baba günüydü. Valizlerimi tarttırmış, belgelerimi göstermiş, eşyalarımı zorlukla kompartımana yerleştirmiş, Şaziye’yi kucağıma almış trenin hareket etmesini bekliyordum. Saatler sürmüştü bu bekleyiş.

Nihayet tren hareket ettiğinde fark etmiştim ters tarafta oturduğumu. Yolculuk yaparken ayrıldığınız yer arkanızda, gideceğiniz yer önünüzde olur ve geleceğe bakarak gidersiniz ya, bende durum tersineydi. Gideceğim yer, bir bilinmez olarak arkamda idi ve ben, geçmişime bakarak, geçmişimle vedalaşarak yavaş yavaş ondan uzaklaşıyordum.  Camlar açık olmasına rağmen, sıcaklık sürekli artmıştı trenin içinde ve nefes almak imkansızlaşmıştı. Şaziye çok huysuzlanıp, acaip sesler çıkardı bir süre. Sürekli onunla konuştum ve sabırlı olmasını, bunların hepsinin biteceğini, her şeyin düzeleceğini, bizi çok güzel günlerin beklediğini anlattım fısıltıyla. Aslında Şaziye’ye anlattıklarım, kendimi de ikna etmek istediğim şeylerdi galiba.

Saatler geçtikçe; sıcak, açlık, susuzluk ve umutsuzluk derin bir sessizliğe dönüşmüştü trenin içinde. Herkes sessizce uyuklamaya başlamıştı. Şaziye’nin de sesi çıkmıyordu, kucağımda halsizce uyuklamaya başlamıştı. Ben, vedalaşıyordum camdan gördüğüm her manzarada geçmişim ile. Gözlerim kapanalı ne kadar olduğunu fark etmemiştim, bilet kontrolü için gelen görevlinin düdüğü ile gözlerimi açtığımda.

Gözlerimi açınca, çantamdan belgelerimi ve biletimi çıkarmaya çalışırken, Şaziye’nin eli aşağı doğru düştü. O zaman fark ettim, kucağımda hareketsiz yatan arkadaşımın sessizliğinin nedenini. Tren can pazarıydı ve dayanamamıştı bu zorlu yolculuğa. Sessiz çığlıklar ile gözümden yaşlar süzülürken biletimi ve belgeleri uzattım görevliye. Bana baktı, Şaziye’ye baktı. Hiçbir duygu yoktu gözlerinde. Belindeki çantadan siyah büyük bir çöp poşeti çıkardı. Kollarımdan Şaziye’yi çekerek aldı ve poşete koydu. Üstünü bağladığı poşeti iki vagon arasındaki boşluğa götürüp bıraktı ve aynı duygusuz bakışlar ile diğer yolcuların belge ve biletlerini kontrol etmeye devam etti. Zaten sınıra az kalmıştı, görevini hızla bitirmesi gerekiyordu.

Sınırda tren durdu, biz indik geçiş işlemlerini yaptırmak için. Uzun bir sıra vardı. Belgelerim elimde beklerken arkama dönüp baktığımda; görevlilerin ellerindeki siyah büyük çöp poşetlerini, çöp arabalarına fırlattıklarını gördüm ama kıpırdayamadım yerimden.

Gözlerimden akan yaşlar ile veda etmiştim can dostuma ve geçmişime. Elimde belgeler, çantamda çiçekli eteklik ile.

Sonra başımı kaldırıp, gökyüzünde rengarenk balonların uçuştuğunu ve Şaziye’nin bu balonlar ile uçtuğunu hayal etmiştim.

Sinemart Yazarlık Okulu

Yaratıcı Yazarlık Öğrencisi

Neriman YAŞAR

Yazıyı paylaşmak ister misin?