YASA(K) ELMA

‘O zaman sen de gel,’ dedi.

‘Nereye?’ diye sordum.

‘Soru sorma, sadece dediğimi yap,’ dedi ve elimden tutup beni eşiğe getirdi.

‘Buradan sonrası için karar senin. Biz seni seçtik, sen de bizi seçiyor musun?’ diye sordu.  

 ‘Seçiyorum,’ dedim mütereddit bir şekilde.

 ‘Hadi, o zaman ne bekliyorsun?’ dedi ve elimi bırakıp önce kendisi geçti eşiği. Bir anda gözden kaybolmuştu ama yine de sesini duyabiliyordum. ‘Hadi ama oyalanma…’ diye seslenirken arkadan kanaryaların neşeli cıvıltısı yükseliyordu. Kuşların cıvıltısı usul usul akan nehrin şırıltısına karışıyordu.

‘Kuşlar su sesini sever, bunu sen de biliyorsun. Derin bir nefes al, tüm korkularından sıyrıl ve bu tarafa geç. Anlamıyor musun, burası cennet gibi bir yer.’ dedi.

Onu göremesem de sesi o kadar coşkulu ve samimiydi ki heyecanlanmıştım.

‘Tamam,’ diye bağırdım coşkuyla, ‘bekle geliyorum.’

 Tam adımımı atıyordum ki, birden durdum. Ya bir daha dönemezsem, diye bir korku sardı içimi. Yıllarca buradan, bu sefil hayattan kurtulmak isteyip de tam da bunu gerçekleştireceğim anda tereddüt ediyordum. Tutsaklığıyla mutlu, tutsaklığına tutsak bir kuştum aslında bu dünya kafesinde… Ayrıca, neden bu sese güveniyordum ki! Ya beni çağırdığı yer cennet gibi değilse? Ya cennet gibiyse ve ben orayı da cehenneme çevirirsem?

Bütün bunları düşündüğüme inanamıyordum. Meğer en çok korktuğum şey aslında en çok istediğim şeymiş. Hayatım boyunca insanları suçlamamın nedeni de buymuş belki de! Aslında hiç kimsenin bana engel olduğu falan yokmuş. Ben kendim korkmuşum kendi hayallerimden. Ama artık korkmayacaktım. Kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Eğer biraz olsun risk almazsam ne öğrenebilirdim ki! Hayatıma, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kaldığı yerden devam edemezdim. ‘Buraya kadar geldikten sonra dönemem,’ diye mırıldanırken birden tökezleyip ileri doğru bir adım attığımda çoktan eşiği geçtiğimi fark ettim.

Kendimi gerçekten cennetten bir köşede bulmuştum. Burada hava daha aydınlık, güneşse daha berraktı. Başımı kaldırıp göğe bakınca derin derin nefes almak geliyordu içimden. Şehrin o pis kokusundan eser yoktu. Ayaklarım bulunduğum yere kök salmak istercesine sanki daha sağlam basıyordu toprağa. Çimenlerin serin ıslaklığı ayak parmaklarımdan bacaklarıma doğru yavaş yavaş yayılıyor, alnımda pırıl pırıl parlayan güneşse gelecek güzel günleri müjdeliyordu.

Sonra birden bir siluet belirdi önümde. O da oradaydı.

‘Seni bekliyordum,’ dedi ve yaklaşıp elimi sıktı. Pantolonunun cebinden bir elma çıkarıp uzattı. ‘Al,’ dedi, ‘işte bu yasak elma, ister ye ister yeme…’

Aldım ve tereddüt etmeden ısırdım. Arap kızı elması gibi mayhoş bir tadı vardı. Elmayı ısırdıktan sonra nedense birden ürperdim. ‘Acaba zehir ne zaman etkisini gösterecek? Buraya kadar geldikten sonra tam da burada bu mucizevi bahçede zehirlenerek mi can vereceğim yoksa?’ diye kaygılanmaya başladım. Bir süre öylece bekledim. Elmayı yedikten sonra sadece karnım biraz guruldamıştı ama onun dışında bir şey olmamıştı. Ölmediğimden emin olunca rahatlayıp gülümsedim.

‘Ölmeyecektin zaten,’ dedi, ‘Yasak elma diye bir şey yok ki! Elma yasak değil, elma yasa…’ dedi.

Söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım, ama anlamış gibi salladım başımı.

‘On emrin yazılı olduğu taş tabletleri kırıp yasayı çiğneyen ilk kişi yine o on emri kavmine getiren peygamber Musa olmuştu, bunu hatırlamıyor musun? Onun tabletleri kırıp yasayı çiğnemesiyle, senin elmayı ısırman arasında bir fark yok. Yasaları ilk ihlal edenler, aslında o yasaları yapanlardır. Elma yasanın ta kendisi, sen de elmayı yapansın.’  

Söylediklerini tam olarak anlamasam da önemli bir şeyler söylediği kesinde. Ancak ben hala bu söylenilenlerden ne anlam çıkarmam gerektiğinden emin değildim. O an benim kafamı kurcalayan tek şey gerçekte bu karşımdakinin kim olduğuydu.

‘Her neyse,’ dedi, ‘yıllardır bu anı bekliyordum ve işte sonunda birbirimize kavuştuk.’

‘Kimsin sen sahiden?’ dedim. Yüzü, tavırları ve mimikleri oldukça tanıdıktı. ‘Sen yoksa!’

‘Evet evet, ta kendisi… Ben senim. Sen de bensin. Ben senin, nasıl söylesem, belki de biraz daha görmüş geçirmiş halinim.’

Kafam karışmıştı.

‘Beni o çizgiye kadar getiren kimdi öyleyse?’ diye sordum.

‘O da bendim, daha doğrusu sendin. Sen ya da ben ne fark eder ki!’ dedi.

‘Nasıl olur?’ dedim.

‘Nasıl mı olur? Çok basit… Sadece ben de değil, etrafında gördüğün herkes sensin. Her şey ama her şey senin aklının, daha doğrusu hayal gücünün ürünü. Her şey ancak sen düşlediğin sürece var… İyi ki, eşikte tökezleyip kapıdan geçtin. Geldiğine göre artık sen de bu sırra vakıf oldun.

Dönüp arkama baktım. Bir kapı aradım. Arkamda neredeyse sonsuzluğa doğru uzanan yemyeşil bir çayır vardı. Kapı falan yoktu. Şaşkın gözlerle ona baktım. Sonra tekrar dönüp baktığımda arkama; bu seferse masmavi bir parlaklık sarmıştı etrafı. Burası benim bildiğim dünya değildi. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar değişiyordu. Çayırlar bulutlara, bulutlar denizlere, denizler çöllere dönüyordu bir anda. Ben ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam etrafımdaki dünya da sanki benim içinde olduğum dev bir televizyon ekranı gibi bana beni yansıtıyordu.

Birden kendimi sonsuz bir yaratma gücüyle donatılmış efsanevi bir yaratık gibi hissettim. Yapabileceklerimin sınırı yoktu. Ne öncem ne de sonram vardı. Hayal edebildiğim sürece var edebiliyordum. Bir varmış bir yokmuş, diye geçirdim içimden

‘Evet,’ dedi, sanki düşüncelerimi okuyabiliyormuş gibi, ‘masal alemi gibi değil mi? Her yer cennetten bir köşe sayılır aslında, yeter ki bakmasını bilsin insan… Sana bir sır daha vereyim mi? Aslında hiçbir yere gelmedin, hiçbir eşiği de aşmadın. Aştığın tek eşik kafandaki sınırlardı. O sınırları da kendin çizmiştin kendi ellerinle.’

‘O halde yaşıyor muyum hala?’ diye sordum

‘Maalesef. Yani, ölmek pek hoş olmasa da herkes bir kez de olsa tadacağı bir duygu. Onu tattın. Şimdiyse, bambaşka bir şey bu deneyimlediğin.’

‘Nasıl bir şey?’

‘Ona da sen karar vereceksin.’

‘Ben mi karar vereceğim?’

‘Evet, sen karar vereceksin. Artık bundan sonra her şeye sen karar vereceksin. Örneğin, sen benim ne olduğumu düşünürsen ben de o düşündüğün şey olacağım. Bu senin dünyan; köle de sensin, efendi de. Bundan sonraki hayatın sen nasıl görmek istersen öyle olacak. Gerçi, dedim ya, bundan önce de öyleydi. Daha doğrusu bundan önce diye bir şey hiç olmadı. Ama, hepiniz o kadar sıkışıp kaldınız ki kalıplara bir türlü aşamadınız kendi çizdiğiniz sınırları. Her neyse bunları konuşmanın anlamı yok. Nasılsa artık beraberiz. Sen, ben ve bizim kırmızı yelekli tavşan; artık hepimiz senin harikalar diyarındayız. Lütfen sen de bir an önce kendi hikayeni anlat ve onu yaşa.  

Temel Yazarlık Öğrencisi – Emre KAYHAN

Yazıyı paylaşmak ister misin?