ZAMANI YAKALAMAK
Saat 23:00. Yatağına uzanıyorsun. Hemen uyuyabilmek gibi bir umudun yok. Üstünde penye, altlı üstlü, uzun kollu pijamaların var. Saçını yatmadan önce yıkamamışsın. Sabah duş almayı planlıyorsun. Cep telefonunun alarmını kuruyorsun 7:00’ye. Uykuya geçmen belki yarım saat, belki daha fazla sürüyor. Hatırlamıyorsun. Hatırladığın bir sonraki günün henüz başlamamış olduğu. Sabah başına gelenlerin, gece yaşadığın herhangi bir şeyle ilgisi yok. Bundan eminsin.
Cep telefonunun uyandırma alarmı çaldığında rüya görmektesin. Zorlukla kalkıyorsun yataktan. Yatak odası ve banyo arasındaki beş adımlık yolculukta yitip gidiyor zihninden rüyan. Tatlı mıydı, korkunç mu? Hatırlamıyorsun. Boşver kapandı o fasıl. Sabah insanı değilsin. Ne yapmalı? Su serpmeli yüzüne gözüne. Yetmedi mi? Diş macunun mentol kokusu halleder bu işi. Gözlerin aynaya takılıyor. Sana benzeyen ama yataktan yeni kalkmış haline hiç benzemeyen kendini görüyorsun. Çoktan giyinmişsin, üstelik saçların temiz ve düz fönlü.
Rüyada mısın hâlâ? Kalkmadım mı yataktan? Yatak odasına dönüp, komodinin üstündeki 3,5 numara gözlüklerini alıyorsun. Tekrar banyoya geçip dikkatlice aynaya bakıyorsun. Aynadaki gözlüksüz (lens takmış olmalı), bakımlı, dışarıdaki hayata hazır senin, kendinden son derece memnun gülümseyişini üzerine alınmıyorsun. Niye sana gülümsesin ki?
Aynadaki sen kırmızı gömlek ve siyah pantolon giymiş, gösterişli bir kolye takmış. Saçlarına dokunuyorsun. Bir önceki günden kalma saç köpüğü sertliğini ve isyana kalkışmış düzensiz dalgaları hissediyorsun. Kollarına bakıyorsun, sonra da bacaklarına, penye pijaman hâlâ üstünde. Kafayı üşüttüğünü mü sanıyorsun? Duşa giriyorsun. Soğuk su, daha soğuk her zamankinden. Bornozuna sarınıp, tekrar aynaya bakıyorsun. Değişen bir şey yok hâlâ. Kırmızı gömlek, düz saç orada ve hâlâ bakışı sende değil. Giyinmek için gardırobunu açıyorsun. Gayriihtiyarî elin kırmızı gömleğine gidiyor. Siyah pantolonu da buluyorsun. Sonra karıştırıyorsun çekmecelerini, gösterişli, parlak taşlı kolye geliyor eline. Takıyorsun boynuna Şimdi oldu işte. Lenslerini unutmuyorsun. Saçlarına dokunuyorsun, hâlâ nemli. Kurutmadan evden çıkıyorsun.
Hava çok güzel. Bahçe kapısına doğru ilerlerken üst komşun Selma ile karşılaşıyorsun. “Saçların çok güzel olmuş Ebru Abla” diye sesleniyor. Afallıyorsun. Aman sakın belli etme! “Teşekkürler” deyip uzaklaşıyorsun.
Hızlı adımlarla yan sokaktaki kuaför salonuna giriyor ve fön istediğini söylüyorsun. Kuaförün Selahattin çok şaşırıyor. “Saçların fönlü ya zaten” diyerek yüzüne bakıyor aval aval. “Olsun” diyorsun. “Hemen yıkayalım, yeni fön istiyorum.” Sana bakmayan, kırmızı gömleklinin varlığı, kuaför salonunun iki duvarını kaplayan aynalarda. Sen de ona bakmıyorsun.
İtiraz etmiyor Selahattin. Bir güzel yıkanıyor saçların. Kafanı geri atıp, gözlerini kapatıp, saç diplerine uygulanan köpük masajının keyfini çıkarıyorsun. Orada biraz uyusan mı? Yok, uyursan, uyanırsan, bir daha bu sabah olursa, kim bilir hangi günün hangi saatine uydurmaya çalışacaksın kendini. Korkuyla açıyorsun gözlerini. Sonra, aynada yakalayınca havluya sarınmış başının altındaki bakışlarını, rahatlıyorsun.
Yazar: Temel Yazarlık Programı Öğrencisi – Ebru ÇÖKMEZ
