VADİMİN YAMACINDA

İkinci Yolculuk

Yaşam koşulları, aile sorunları, yurtiçi yurtdışı görevler, yolculuklar derken 50 yıla yakın bir zaman geçip gitmiş, nihayet uzun yıllar planladığım geziyi gerçekleştirme zamanı gelmişti. Önce il merkezine ulaşacak oradan da o yöreye geçerek vadimi dolaşacaktım. Reşat Nuri’nin Anadolu Notları’nda Niğde dolaylarında yolculuk ederken gördüğü bir eski bir yapıyı sorduğunda “Faruk Nafiz’in Hanı” cevabını alır. Yazar, mülkiyeti başkasına ait olduğu halde bütün bir yapıyı bir şaire mal eden edebiyatın gücüne vurgu yapar. Bir insanın gönül hoşluğuyla ömrünü tamamlayabileceği bu güzel yurt köşesine yılların özlemiyle bağlandığımı hissettikçe buraları her şeyi ile benimsiyor, vadi sanki benim vadim oluyordu.

O zamandan bu zamana, şehrin kat kat büyüdüğü, genişlediği, modernleştiği, şoselerin çift gidiş-gelişli oto yollara dönüştüğü, asfalt yolların ve elektrik gibi diğer çağdaş hizmetlerin köylere kadar uzandığı dönemlere ulaştığımızı birer birer izliyorduk. Yolların bozukluğu nedeniyle ciplerle gidilebilen köy yollarında şimdi her türlü ulaşım aracıyla rahatça yolculuk yapılabiliyordu. Yol güzergahları tümüyle değişmiş olduğundan yol levhalarını izlemediğinizde yolunuzu kaybetmeniz işten bile değildi. Yol boyunca çeşitli endüstriyel tesisler, çiftlikler, tavuk ve hindi yetiştirme alanları, mandıralar ve seralar görülüyor, yeni ve modern yerleşimler göze çarpıyordu.

Güneşli bir bahar günü yola çıkıp biraz heyecan biraz duygusallıkla vadiye doğru adım adım yaklaşırken tanımakta güçlük çektiğimiz ilk tanıdık yapıyla karşılaştık. Yolda levha olmasaydı yolun alt tarafında bulunan Geyikli Türbe’nin farkına varmadan geçip gidebilirdik. Türbe binası yenilenmiş, çevre temizlenmiş, uzun yıllar önce dikildiği anlaşılan çeşitli ağaçlar şirin bir çeşmesi, oturma bankları olan bahçeyi süslüyordu. Türbenin serinliğinde çeşmeden su içip yer yer çiçeklerle bezeli çimenlerde biraz dinlendikten sonra tekrar yola çıktık. Köylere yaklaştığımızda vadi tabanına inen, vadiye paralel giden ya da aksi istikametlerde yönelen çeşitli yollarla karşılaştık. Bizimkilere “Bu yollara dikkat edin, bana güvenmeyin, dönüşte muhtemelen güzergahları karıştıracağım.” ikazında bulundum. İlk köye geldiğimizde tüm heybetiyle önümüzde uzanıp giden vadi ve kıvrım kıvrım akan ırmakla karşılaştık. Yanlış yere mi gelmiştik? Burası, bildiğim düşündüğüm bir yer gibi görünmüyordu. Vadinin çeşitli yerlerinden geçen yol kuşakları, açılmış yamaçlar, yol yapım malzemesi üreten yerler, taş ocakları, oldukça geniş alanlara yayılmış gri bir kirlilik. Irmakla birleşen bazı küçük dereleri de göremiyordum. “Çocuklar ben ne aşağıya vadiye inmek ne de burada başka yerler görmek istiyorum. Sadece Cumalı’ya kadar gidip oradaki tuz – ekmek dostlarını ziyaret etmek istiyorum.” diye öneride bulundum.

Yan yollara yeterli bakım olmadığından birkaç defa kaybolduktan sonra sorarak   zorlukla bulabildiğimiz yolda güçlükle ilerleyerek Cumalı Köyü’ne ulaştık. Hava sıcak olduğundan susamıştık ve karşılaştığımız kişilerden birine çeşmeyi sorduk. İlk gelişimde köyün ortasında gördüğüm şirin çeşmeyi hatırlayarak tarif üzerine o tarafa doğru yürüyorduk ki daha çeşmeye yaklaşmadan şaşkınlık içinde kalakaldık. Anlaşıldığı kadarıyla sadece hayvanların sulanmasında kullanılan çeşmenin her tarafı pislik içinde olup kirli sular ve derin çamur tabakası nedeniyle yaklaşıp da su içebilmemiz söz konusu değildi. Köyün kenarından şırıl şırıl akan fakat görünüşü ve kenarları iç açıcı olmayan derenin etrafı kirli, akan su da pek temiz görünmüyordu. Soğuk suyumuzu Hasan Çavuş’un evinde içebileceğimiz umuduyla oraya yöneldik. Evlerin bazıları harabe halinde, bazıları perdesiz camlarıyla ama gibi bize bakıyorlar, meskun olduğunu düşündüğümüz birkaçı da pek sessiz görünüyordu. Köyde yeni bir yapı, yeni bir ev gözümüze çarpmadığı gibi bakım görmüş, sıva ve badana yapılmış bir konuta da rastlamadık. İnsanların artık buraları terk ederek vadinin daha işlek yerlerine yerleştikleri, kaynaklardan ve çeşmelerden gelen sular arklara, oluklara yönlendirilmediğinden kurak dönemlerde bile birçok yerin çamurlu sularla örtüldüğü görülüyordu…

Çamur deryasına ve kirli sulara otomobilimizle bata çıka ulaşabildiğimiz Hasan Çavuş’un evi oldukça eski ve yıpranmasına karşın hala iyi durumdaydı. Neyse ki çevrede pek köpek görünmüyor, biz de gerektiğinde arabadan çıkıp etrafta dolaşabiliyorduk. Muhtarın adıyla birkaç kez seslendimse de kapıya çıkan olmuyor ben de seslenmeyi sürdürüyordum. O sırada köyün içinden bizim tarafa yönelen orta yaşlı bir kadın yanımıza gelerek kimi aradığımızı sorduğunda Hasan Çavuş’un ailesinden burada kalan olup olmadığını öğrenmek istedim. Kadın Hasan Çavuş’la karısının birbiri ardınca 30 yıl kadar önce kendisi henüz köye yeni gelin geldiğinde öldüklerini, artık köyde fazla kimse kalmadığını, oğlunun da daha sonra aşağıda ana yol başında yaptırdığı yeni evinde oturduğunu, fakat buradaki düzeni de bozmayarak zaman zaman gelip kaldıklarını anlattı. “Evimiz biraz ilerde. Buradan böyle dönüp gidilmez. Buyurun bize gidelim. Acıkmışsınızdır, size bir şeyler hazırlayayım” dediğinde “Sağ olun hiç zahmet etmeyin. Artık biz buradan dönüp gidelim, geç kalmayalım.” diye teklifini nezaketen reddettim. Kadın bu sözümü üzüntüyle “Buralara kadar gelip de bir soğuk ayranımızı da içmeden gideceksiniz demek ki.” diye cevapladığında “Biz sizin ikramınızı nasıl reddedebiliriz. Haydi çocuklar, hanımın evine geçiyoruz. Hanımefendi, lütfen kendinizi yormayın. Beş on dakika dinlenir, ayrılırız.” diyorum. Kadın bize ikramda bulunabilmek için koşturdu durdu, gene de önümüze fazla bir şeyler çıkaramadığı için mahcup olduğunu söyledi. Eşi geldiğinde evden çıkıyorduk. Otomobile bineceğimiz zaman gördük ki kadın yanımızda götürmemiz için kabak, domates ve fasulye hazırlamıştı. Nasıl teşekkür edebileceğimizi bilememenin ezikliğiyle içten vedalaşarak ayrıldık.

Köyden ayrılırken, karşıdan gelen bir otomobil bize işaret ederek durduğunda arabadan inen yaşlı bir adam hızla bana yaklaşarak ellerime sarılıp “Babamı sormuşsunuz, aşağıda söylediler. Sizi göremeyeceğim diye nasıl üzülüyordum, bilemezsiniz. Allah’a şükür size yetiştim. Şimdi bize gidiyoruz, bu gece misafirimsiniz, sizi bırakmam.” dediğinde sözlerini reddedemezdiniz. Ben de bir çözüm olabileceği düşüncesiyle “Az önce bir komşunuz bizi ağırladı. Şimdi size gidelim çayınızı içip yola çıkalım, çünkü yarın Ankara’da olmam gerekiyor. Allah nasip ederse tekrar gelmeye söz veriyorum.” diyerek gönlünü aldım. Kahveler içilirken ilk yolculuğumda tanıştığım öğretmeni sordum. Öğretmen evlilikten sonra vadiye yerleşip yeni bir tayine kadar bir süre burada kalmış; emeklilikte geri dönerek bu yörede yaşamaya gelmişse de buralarda uzun süre kalamamış, birkaç yıl önce buralardan gittiğini duymuşlar. Ben henüz başka bir şey soracaktım ki ev sahibimiz eşine bir şeyler hazırlamasını işaret ederken konsolun çekmecesinden çıkardığı kutuyu uzatarak “Babamın sağlığında mektuplarınızı eksik etmezdiniz, sonraları sizden pek haber alamadık. Bugün buralara geldiğinize göre bizi unutmamışsınız. Bu, babamın gümüş sigara tabakası. Lütfen bunu kabul edin ki bizleri hiç unutmayacağınıza kani olayım” diyerek bana zarif bir metal sigara tabakası uzattı. Teşekkür ederken göz yaşlarımı tutamıyordum. Sadece kahve ile kurtulamamıştık, evde ne varsa soframızdaydı artık; üzerine çayımızı da içtik. Bagajımız meyve ve sebzelerle doldu. Çok zor, hüzün dolu bir vedalaşmayla ayrıldığımızda artık hava iyice kararmıştı.

Tanımadığım, bilmediğim bu yollarda sanki el yordamıyla gidiyor, yol çizgilerini zorlukla seçiyor, levhaları iyi okuyamıyordum. Bir kavşağı geçtik ki bir süre sonra ikincisine geldiğimizde yollardan hangisine yöneleceğimize karar veremiyorduk. Hatırladığım tek şey vadinin yamacında bulunan türbenin yanından geçen yolun bizi il merkezine kadar götüreceğiydi. “Türbe ne taraftaydı? Acaba hala orada geceleri ışık yanıyor mu?” düşüncesi birden benliğimi doldurduğunda vadi yamacına doğru bakarak bir ışık görmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Soluk da olsa uzaklarda bir ışık vardı. Yol görünmüştü artık. Kavşağı geçerek türbe istikametine giden yola yöneldik.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

 

Yazıyı paylaşmak ister misin?