SEVGİ SARMALI

Artık yaz kapıdaydı. Havalar iyice ısınmış, evlerde pencereler açık oturmaya başlamıştık. Kendi aramızda tatil programını konuşuyor, çeşitli hesaplar yapıyorduk. Bir gün sabah kahvaltısında yolculuk tarihini açıkladığımda o günün hayatımın unutulmaz bir dönüm noktası olacağını nereden bilebilirdim ki…

“Birkaç gün içinde yola çıkacağız. Öncelikle kedileri ne yapacağımızı çözümlememiz gerekiyor. İlk geldiklerinde bana onları sahiplendireceğinizi, bu mümkün olmazsa uygun bir yere bırakacağınızı söylemiştiniz. Artık zamanı geldi, bunu halledin. Geciktirmenin gereği yok.” Masadaki tüm konuşmalar, neşeli sözler aniden bıçakla kesilir gibi durdu. Herkes önüne bakıyor, kimse bir şey söyleme cesaretini kendinde bulamıyordu. Bir süre sonra yavaş ve üzgün bir sesle “Ama baba onlar daha küçük, tam büyümediler. Dışarıda ne yaparlar? Onları da yanımızda götüremez miyiz? Söz veriyorum, onlarla orada ben ilgilenirim. Ne olur, onları bırakmayalım.” diyen kızıma cevabım olumsuzdu. “Daha önce de sözler verildiği halde hiçbiri tutulmadı. Yeni yerleşeceğimiz bir yere gidiyoruz. Bir sürü sorunla didişirken bir de kedilerle uğraşamayız. Gecikmeden bu işi bugün yapalım. Bunun için beni bağışlayın.” Kızım ıslak donuk gözlerle bana bakmamaya çalışarak “Öyleyse birazdan alıp götürelim.” dedi.

Evimize ilk geldiklerinde ikisi de tek avucumda tutabileceğim kadar küçük çelimsiz şeylerdi. Kızım onları getirdiğinde, üzerimden şaşkınlığımı atamamış “Ne yaptın sen? Sokağın kedisine köpeğine biz nasıl bakarız, hiç düşünmüyor musun?” diye yüksek sesle itiraz ettiğimde “Lütfen bana müsaade edin de yanımızda biraz gelişip büyüsünler. Sonra onlara ben bir yer bulurum. Alıp getirmeseydim bu soğuk yağışlı havalarda bir yerlerde ölüp gideceklerdi.” diyerek beni ikna etmişti. Dingin bir hayat süren ailemize bu küçük kızlar neşe ve canlılık getirmişlerdi. Kucağımızdan omzumuzdan inmiyorlar, sürekli boğuşarak koşturuyorlar, dinlenme modunda tatlı mırıltılarla etrafa huzur saçıyorlar, bazı geceler de yatağımıza gelip başlarını yastığa koyarak eşimle aramızda uyuyorlardı. Koltuğumda okurken uyuyakaldığımda beni miyavlayarak uyandıran küçükleri endişe içinde yüzüme bakarken görüyordum. Eşim ameliyat olduğunda kızlardan biri eşimin ameliyat yerini uzun süre yalamış, sonra da boynuna sokularak onunla birlikte uyumuştu. Ailemizde ve tanıdıklarla aramızda kedilerden başka konuşacak konumuz fazla olmuyordu. Günlerimiz böylesine hoş ve hareketli geçiyordu.

Birçok tanıdık küçük kızları bir yuvaya kavuşturmamızdan dolayı bizi kutlayıp teşekkür ederken, yakınlarımız ve akrabalarımızdan bir taife ise kızlarımızı yuvadan attırmada bizleri etkilemek için aslanlar gibi mücadele ediyorlardı. Biri kedilerin nankör ve hain yaratıklar olduğunu, geceleri insanın boğazına saldırdıklarını söylüyor, diğeri bir öğrenci yurdundaki tüm kızların baktıkları kedi yüzünden mantar tasallutuna maruz kaldıklarını anlatıyor, bir başkası da kedilerin neden olduğu çeşitli kan kanseri vakalarını örnek veriyordu. Fakat daha sonraki günlerde kızlarımıza ne olacağı sorunu benim de gözümde gittikçe büyümeye başlamış, adeta kâbus gibi uykularıma ve rüyalarıma girerek yaşamımda huzur ve neşe bırakmamıştı. Artık her ne olursa olsun şu veya bu şekilde bir karar vererek sorunu çözmem gerekiyordu. Kahvaltı masasına da böyle bir kararla gelmiştim.

Bir süre sonra otomobili durdurarak kızıma “Direksiyona sen geç, kendimi arabayı kullanacak durumda hissetmiyorum.” diyerek yan koltuğa geçtim. Ana yoldan ayrıldığımızda bana “Kafeteryaları olan, kedilerin barınabileceği ağaçlık bir yer biliyorum. Orada aç kalmazlar. Ben arada gider onlara bakarım.” diye izahat verdi. Hiç bir şey diyemedim. Kendimi tutmasam günlerce kendime gelemeyeceğim bir ağlama krizinin ardından depresyona sürüklenebilirdim. Şu anda uzaklarda bir yerlerde olmak ya da kaybolup gitmek istiyordum. Yaşamın derinliklerinin büyük zorluklar, aşılamayacak yüceliklerle dolu olduğunu yeni anlıyordum. Kızların biri benim kucağımda diğeri de eşimin kucağındaydı. Göğsüme sokuluyor, bazen mırıldıyor bazen de otomobilin hareketinden tedirgin olarak miyavlıyordu.

Ana yoldan ayrılıp ağaçlı yan yollarda ilerlemeye başladık. Kızım “Yan taraftaki ağaçların altı uygun hem de kafeteryaya yakın. Acele edersek kimse görmeden kızları oraya bırakabiliriz.” dediğinde çocukları alarak arabadan ayrılırken eşim “Ben buna dayanamam, onları siz bırakın gelin.” diyerek otomobilde kaldı. Büyükçe gölgeli bir ağacın altına bırakıp mama ve su kutularını da önlerine koyarak hemen yanlarından ayrıldık. Bir ara arkama döndüğümde kızların arkamızdan gelmekte olduklarını gördüm. Hemen dönerek onları yerlerine bırakıp biraz bekledikten sonra görünmeden oradan uzaklaştık. Otomobile geldiğimizde çarpılmış gibiydim; ne vücudum ne de zihnim sanki bana itaat etmiyordu. Ne düşüneceğimi ne söyleyeceğimi bilemez haldeydim. Eşim ve kızım benden daha iyi durumda değillerdi.

Yan yoldan ayrılıp ana yola girmek üzereydik ki kendim de farkında olmadan “Çocuklar ikinizi de tahmin edemeyeceğim kadar üzdüğümü anlıyorum; lütfen beni bu büyük hatam için bağışlayın. Hemen dönüp onları almaya gidiyoruz.” diyebildim. Her şey birden nasıl değişivermişti. İnsanlar, binalar, yollar, ağaçlar her şey bize gülümsüyor, kuşlar bile başka türlü uçuyordu. Dönüp tekrar yan yollardan geçerek kızları bıraktığımız yere yöneldik. İkisi de bıraktığımız ağacın altında birbirlerine sarılmış uyuyorlardı. Bizi fark ettiklerinde yanımıza doğru koşmaya başladılar.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?