NEDİM GÜRSEL RÖPORTAJI
Nedim Gürsel. Yazar, akademisyen. İlk kitabı “Uzun Sürmüş Bir Yaz” ile 1976’da Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülü alan Gürsel, aralarında Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ile Haldun Taner Öykü Ödülü’nün de bulunduğu onlarca ödülün sahibi. Sorbonne Üniversitesi’nde eğitimini tamamlayan yazar, halen aynı üniversitede Türk Edebiyatı dersleri veriyor. Gürsel ayrıca, Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde araştırma direktörlüğü yapıyor. Bugüne kadar pek çok türde ellinin üzerinde eser veren, kitapları pek çok dile çevrilen yazarın yeni kitabı “Doğaya Açılan Pencere” ise sırasını bekliyor.

G.S.: Roman, öykü, gezi, deneme, inceleme, eleştiri, şiir türlerinde eserler veriyorsunuz. Hangi edebiyat türünde kendinizi daha iyi ifade edebildiğinizi düşünüyorsunuz?
N.G.: Bugün hâlâ özlemle andığım ilkokul yıllarımda yazdığım uyaklı Memetçik ve Atatürk şiirlerini saymazsak edebiyat dünyasına öykü ve kitap tanıtma yazılarıyla adım attığımı söyleyebilirim. Galatasaray Lisesi’nde yatılı öğrenciydim ve dönemin Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Papirüs gibi kalburüstü edebiyat dergilerinde yazılarım yayımlanıyordu. İlk kitabım Uzun Sürmüş Bir Yaz’la Türk Dil Kurumu Öykü ödülü’nü almam yazarlık hayatımda önemli bir dönemeçtir. Roman yazmaya çok daha sonra, Fransız yayımcımın üstelemesiyle Paris’te başladım. Gezi kitaplarıysa Atlas dergisiyle yaptığım iş birliği sonucunda ortaya çıktı. İnceleme ve denemelerim lise ve üniversite yıllarımdan bu yana, düzenli biçimde süregeldi. Dolayısıyla öykülerim ve romanlarımla olduğu kadar deneme ve incelemelerimle de anılır oldum. Edebiyat türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu düşünüyorum. Öte yandan “Boğazkesen”, “Allah’ın Kızları”, “Resimli Dünya” gibi romanlarımla hem Türkiye’de hem kitaplarımın çevrilip yayımlandığı başka ülkelerde daha çok ses getirdiğimi de itiraf etmeliyim. Örneğin Fransa’da roman yazmıyorsanız yazardan sayılmıyorsunuz. Bu arada çocukluk yıllarımı anlattığım “Sağ Sağlim Kavuşsak” adlı otobiyografik anlatıyı da anmadan geçmeyeyim. Yine de, ilk göz ağrım öykünün, yazarlık serüvenimde özel bir yeri olduğunu sanıyorum. İz bırakmanın da çok önemli olmadığını düşünüyorum. Firavunlardan beri iz bırakanlar arasında Hitler de dahil daha çok siyasetçilerin olması tüylerimi ürpetiyor! Son kitabıma “Ölüm Aklımdasın” adını boşuna koymadım.
G.S.: Ellinin üzerinde kitabınız var. Bu üretkenliği neye borçlusunuz? Çalışma disiplininizden bahseder misiniz?
N.G.: Gençlik yıllarımda çok disiplinli değildim, yaşlandıkça, daha uygun bir deyimle “yaş aldıkça” kitaplar da, ister istemez çoğaldı. Akademisyen yönümü bir yana bırakırsak edebiyata adanmış bir ömür yaşadığımı söyleyebilirim.
G.S.:Türkçe’ye çevrilen son kitabınız “Özgür Türkiye – Siyasi Yazılar”da yine Türkiye’nin yakın tarihine ışık tutuyorsunuz. Kitapta neler var? Kitabın yayın tarihinin bir anlamı var mı?
N.G.: Özgür Türkiye Fransız basınında yayımlanmış siyasi yazılarımdan bir seçme. Yirmi yıldır ensemizde boza pişiren iktidara muhalif olduğumu gizlemiyorum. Bu kitabın zamanlaması da iyi oldu, seçim öncesinde Türkçe okura ulaştı. Ama asıl Fransız kamu oyuna yönelik bir işlevi olduğunu belirtmeliyim. Kitapta ifade ve düşünce özgürlüğü başta olmak üzere birçok siyasi ve kültürel soruna yönelik yazılar, değinmeler, söyleşiler yer alıyor.
G.S.:Fransa’da yaşamanız ve Türkiye’yi uzaktan gözlemleme şansı bulmanız, kitaplarınıza nasıl yansıyor?
N.G.: Dışarıdan bakışın hem olumlu hem olumsuz yönleri olduğunu belirtmeliyim. Dışarıdan gazel okumak tepkilere de yol açmıyor değil ama adaşım şair Nedim’in bir şiirinde söylediği gibi “Sen meclise gelende yer mi bulunmaz/ Baş üzre yerin var!” diyen de yok! Her geçen gün demokratik değerlerden uzaklaşan bir Türkiye söz konusu. Önemli bir yol ayrımındayız. Umarım böyle gitmez, önümüzdeki seçimlerde devran, gün doğar.
G.S.:İki dilde yazmanın artıları, varsa eksileri neler?
N.G.: Kurmaca alanındaki tüm kitaplarımı, yani öykü, roman ve gezi yazılarımı anadilim Türkçe’de kaleme alıyorum. Deneme ve incelemelerimi ise hem Fransızca hem de Türkçe yazıyorum. Bu konumda belirleyici olan Paris’te yaşayan bir Türk yazarı olmam. İki dil arasında gidip geldiğim bir bakıma doğru, ama Dağlarca’nın deyimiyle “Türkçem ses bayrağım!” diye
haykırabilirim. Ne var ki, Rilke’ye atıfla, “Haykırsam kim duyar sesimi melekler katından?” Melekler katından olmasa da yargıçlar katından sesimi duyan oldu. Kitaplarım nedeniyle dört kez yargılanmadım, tüm davalardan aklandım. Siyasi iktidarlar yazarları, sanatçıları rahat bırakmalı artık. Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık da olmaz.
…
Röportajın tamamı Kafasına Göre Dergi 50. Sayıda yayımlanmıştır. (Mayıs-Haziran)
Röportaj: Göksel Sözer
Fotoğraf: Nedim Gürsel
