ÇOK SATANLAR
Oyun için tebrik ederek başlayalım. Tebrik ederiz ve başarılarınızın devamını dileriz. Bizler oyunu izledik çok sevdik, tam not verdik. Okuduklarımızdan eleştirmenlerin de çok beğendiğini öğrendik. Peki ya izleyicilerin tepkileri, yorumları nasıl?
Tansu: Çok teşekkür ederiz, sizlerden de duymak mutluluk verici. Gelen seyircilerden hep olumlu tepkiler alıyoruz ama en çok sevindiren “şu sahnede şöyle oldu ya, ben de aynen bunu yaşamıştım” söylemleri. Kendilerinden bir şeyler bulmaları.
Oya: Çok teşekkür ederiz. Ne mutlu ki şu ana kadar hep olumlu tepkiler aldık, herkesin kendinden bir şeyler bulduğunu ve oyunun duygusunun, derdinin amaçladığımız gibi seyirciye geçtiğini gördük.
Oyunun, oyun metninin sizdeki etkisi neler oldu? Artık yazmaya, yazarlığa ve kolay yoldan şöhrete aynı gözle bakmadığınızdan eminiz. Bakış açınız nasıl değişti?
Tansu: Aslında düşüncelerimde bir değişiklik olmadı, iyi olan, değerli ve anlatılması gereken şeylerin nasıl popüler olduğu beni ilgilendirmiyor, ben içeriğe önem veriyorum. Bu hikâyelerin bize ulaşmasına vesile olan sosyal medyaya sonsuz teşekkür, ancak sadece popüler oldu, ya da günün tabiriyle “fenomen” oldu diye kitap yazdırılan, film çektirilen insanları sevemiyorum.
Oya: Aslında önceden de mesafeliydim, ancak oyunla beraber mesafem daha da açıldı sanırım. Bir yandan da insan kendini sorguluyor; değerli olan ne? Yargılayabilmek için ben kimim?
“Kolay yol” olarak tanımladığımız, kişiyi hangi değerlerinden uzaklaşmak zorunda bırakıyor ve ulaştığı noktada sunduğu neyse, onun içi ne kadar dolu? Galiba o noktada popülariteye bir şekilde ulaşabilmiş kişinin kalıcı olmadığını ve yine aynı hızla çıktığı o kaygan zeminli zirveden düşebildiğini, kolayca tüketildiğini görüyoruz. İçi dolu olansa, er ya da geç hak ettiği değeri buluyor diye düşünmek istiyorum. Oyun metninin günümüzde güncel olarak hepimizin içinde olduğu bu konuyu işlemesi ilk olarak “kendimizi”, sonra “diğerlerini” sorgulamamıza sebep oluyor.
İngilizceden dilimize çevrilen bir oyunu sahneye koymanın zorluğunu yaşadınız mı? Bu süreci nasıl geçirdiniz, nasıl çalıştınız?
Tansu: Oyunumuzu İlksen Başarır çevirdi, hem çevirinin güzel oluşu hem de anlattığımız konunun şu an evrensel bir dert oluşu ne bizim tarafımızdan ne de seyirci açısından yadsınmadı.
Oya: Amerika ve İngiltere dışında ilk kez Türkiye’de bizim Çok Satanlar’ı sahnelememiz, farklı bir sorumluluk yükledi omuzlarımıza tabii. Olabildiğince incelikli düşünmeye, detayları doğru yorumlamaya çalıştık. Oyunun kendine has tavrını, daha bize ait ve olabildiğince doğal kılabilmeye gayret ettik.
Her hafta aynı oyunu mu oynuyorsunuz, yoksa oyun sizinle beraber eviriliyor mu? Dönemin sonunda canlandırdığınız karakterle ilk defa canlandırdığınız zamanki karakter aynı kişi olarak kalır mı?
Tansu: Aslında bizden çok seyirciyle buluşunca karakterler bir evrime uğradı, biz o süreci provaların başı ve sonu olarak gördük. Seyirciyle buluşunca her oyun aynı oyun ama enerjisinde muhakkak farklılıklar yaşanıyor. Oyuncu performansını seyircinin güzel enerjisi çok yukarılara çekiyor.
Oya: Bu benim de her oyun öncesi ve sonrası hayretler içerisinde gözlemlediğim bir durum. Olivia’yla her oyun farklı bir yerden kesişiyor, özdeşleşiyoruz. Her deneyim organik ve yeni anları keşfetmemi sağlıyor. Bu beni çok heyecanlandıran bir şey çünkü her oyunun kendimle ilgili daha farklı, yeni bir pencere açtığını gözlemliyorum. Ben değişiyorum, gelişiyorum ve karaktere ait değişmez özelliklerin dışında, tabii ki Olivia da eviriliyor…
Laura Eason’un Sex with Strangers adlı oyununu Çok Satanlar olarak sahneye kondu. Sizce tiyatroda sansür ne derece yer kaplıyor, sansürün ne kadarı doğru?
Tansu: Bu bir sansür değil, tercihti aslında. Oyunun adını değiştirme isteğimiz; sırf adından dolayı yaftalayacak kişilerin önüne geçmekti, çünkü anlatmak istediğimiz bir derdimiz var. Seks adının altında kaybolmasına izin veremezdik.
Ama tiyatrolarda ‘sansür’ dediğimiz şey kabul edilemez, hayatın içinde yer alan hikâyeleri tiyatro gerçekliğiyle sahneye koyabilmeliyiz hiçbir kaygı duymadan.
Oya: Sanatın içerisinde sansüre inanmıyorum, insanların kaldıramadığı, “sansürleme ihtiyacı” hissettiği gerçekler karşısında, bunun nedenini ve kendini sorgulamaya ihtiyacı vardır, sanatın yaptığı da tam olarak budur. Sansür bu gelişimi geciktirecektir. Bizim isim değişikliği yaparken düşüncemiz aslında biraz daha farklıydı. Bir takım önyargılar, oyunun kendi derdinin önüne geçebilirdi. Sırf ismi yüzünden ulaşamadığımız kişiler olabilirdi. Oyunun orijinal ismi aslında sadece Ethan’ın yazdığı kitabın adı. Hâlbuki içerikte çok daha hayata dair, kadın erkek ilişkilerini inceleyen değerli anlar var. O nedenle biz biraz da koruma güdüsüyle hareket ettik ve Türkçe’nin güzelliğinden de faydalanarak iki anlamlı bir isimle oyunu sahneye koyduk.

Oyunda bir yazarı canlandırıyorsunuz, siz de bir şeyler yazar mısınız? Yoksa “yok ben böyle iyiyim” diyenlerden misiniz? Bir gün kendi tiyatro metninizi yazmak ister misiniz?
Tansu: İnsanın kendine en dürüst davrandığı andır benim için yazmak. Birileri okusun diye değil, hatta kendim için bile değil sırf terapi olsun diye yazarım. Oyun yazmak farklı bir disiplin… Bilmem, eğer anlatmaya değer olduğunu düşündüğüm bir hikâye olursa bir gün ve güzel yazabilirsem neden olmasın 🙂
Oya: Konuşmak yerine, yazarak kendini daha rahat ifade edebilen insanlardanım, kelimelerin uçup gitmesi yerine iz bırakmasını, enerjisini seviyorum. Şimdilik bir oyun yazmaya cesaret edemem, öğrenecek çok şey var. Ama bir gün… Neden olmasın?
Tiyatroda her öğe birbirinden önemli ve vazgeçilmez ama ben kostüm ve dekorun bir oyuncu üzerindeki önemini merak ediyorum? Role hazırlanmanızda, hikâyenin içine dâhil olmakta ne derece etkisi var sizde?
Tansu: Günümüz tiyatrosunda performanslar daha öne çıkmakta, dekor ve kostüm ise sadece simgesel anlatımlar için kullanılmakta. Bu, oyuncuyu başlarda zorlasa da sizi daha iyi bir performans sergileme zorunluluğuna itiyor ve oyuncu için muhteşem bir yolculuk. Her şeyin birebir gerçek olduğu büyük büyük dekorlar ve A’dan Z’ye kostümlerle performans sergilemeseniz de inanma ihtimali daha kolay seyircinin.
Oya: Yaratım sürecinde ilk andan itibaren karaktere giydirdiğiniz görünmez kıyafetler, en sonunda kendini görünür kılıyor ve ışık, sanki sizi sihirli bir biçimde o dekorun yarattığı, karakterin dünyasının içine yerleştiriyor. Benim için kendi kendime hayal ettiğim her şeyin gerçek olduğu, özlemle beklediğim bir an; sahnede kostüm, dekor ve ışıkla buluşmak. Ne kadar aitseniz, her şey o kadar gerçek
Oyunun konusunu içeren bir soru daha soralım; sahne sanatlarında, edebiyatta var olan yaratım süreci sizde nasıl işliyor?
Tansu: Ben biraz oyunculuğun “hayvansal oyunculuk” diye adlandırılan, refleks olarak oynanan halini seviyorum sanırım. Oynayacağım karakter de bir insan, onu anlamaya çalışıyorum; yaptıklarını yargılamadan, suçlamadan ya da hak vermeye çalışmadan sadece anlamaya çalışıyorum. Sonrası biraz kendi akışı içinde şekilleniyor.
Oya: Başkalarında tam olarak nasıl işliyor bilmiyorum ama zaten herkesin yürüdüğü farklı bir yolu vardır sanırım… Oyunu öğrenmek, yazarı incelemek, karakteri derin bir şekilde, her ayrıntısıyla içimde bulmak, diğer karakterlerle ilişkisini, geçmişini, geleceğini bilmek ve bendeki karşılığını belirlemek gibi ödevlerimi yaptıktan sonra işin manevi tarafında diyebilirim ki her seferinde, buluştuğum her karakterde farklı bir yolculuk deneyimliyorum, kendime ve hayata doğru. O yüzden tam olarak bir formülüm yok.
Size göre; başarılı ve popüler olmak için nelerden vazgeçilir? Siz nelerden vazgeçtiniz, bunda bir sınır var mı?
Tansu: Hayatımın hiçbir döneminde popüler olma çabam olmadı. Çocuk yaşta başladığım oyuncu olma çabasını iyi bir oyuncu olma çabasına evirdim ve iyi bir oyuncu olmak için popüler olmak gerektiğine inanmayanlardanım. Başarılı olabilmek için ise eğlenme sürelerimden, sosyalleşme halinden vazgeçtim. Bunların yerine çalışmayı, izlemeyi, öğrenmeyi koydum. Elimden geldiğince de buna devam ediyorum.
Oya: Başarılı ve popüler olmak için hırs yapıldığında, “an”dan ve doğallıktan vazgeçilir, stratejilerle yaşanmaya başlanır, “herkesin ne düşündüğü” öncelik olur ve yavaş yavaş bir de bakmışsınız beğenilere, yorumlara bağımlı hale gelmişsiniz. Kendiniz olmak yerine, onların görmek istediği maskeyi takıp, onların yapmak isteyebileceği şeyleri yapar hale gelmişsiniz. Bir kukla gibi! Böyle hayat mı olur? Hepimiz, özellikle sanatla ilgilenen kişiler onaylanma ihtiyacı duyuyor, paylaşma isteği çok doğal, olması gereken… Bu bir dereceye kadar sizi ve sanatınızı geliştirir. Ancak yaptığınız şeyi sadece alkış için yapıyorsanız, durup bir düşünmek lazım. Ben hep sorguluyorum ve o noktada ben kendim olmaktan vazgeçmediğimi düşünüyorum.

Konumuz buyken, hepimizin içinde bulunduğu internet çılgınlığı hakkında konuşalım. Bir nesil var ki internet dünyasının içine doğan ama bizler sonradan bu olguyla tanışan bir nesiliz. Siz nasıl bakıyorsunuz bu çılgın dünyaya? Neresinde durmayı tercih ediyorsunuz?
Tansu: Dünyanın diğer ucuna ulaşmak, gidemediğiniz yerleri bir tıkla görebilmek, ulaşmak istediğiniz bilgiyi yerinizden kalkmadan tek “tık”la alabilmek muhteşem kolaylık… Twitter ve Instagram kullanıyorum ve bunları kullanırken insanlar beğensin kaygısıyla yapmamaya gayret ediyorum, kafama ne eserse onu yazıyorum, ne istersem onu paylaşıyorum. Yani “kafasına göre” sosyal medya kullanan biriyim 🙂
Oya: Orada akan bambaşka bir zaman kavramı, konuşulan bambaşka bir dil var. Kısaca başka bir dünya… Kendimi soyutlayamıyorum, çünkü internet hayatımızın tam göbeğinde. İnsanlar kendilerini yüz yüze ifade etmek yerine, daha net bir şekilde sosyal medyada yarattıkları profil üzerinden var olmayı tercih ediyor günün yüzde yetmişinde. Bir parçası oluyorsunuz ister istemez, kaçırmak istemiyorsunuz gelişmeleri.
Çokça samimiyetsizlik ve kişilerin kendi gibi olmaması haricinde, aslında internet iyi-kötü bilgiye ulaşmak anlamında bir derya deniz bir yandan da… Olumlu yanları da var. Mesela artık insanın sesini duyurması ve değiştirmek istediği şeyler için adım atıp, kendiyle ortak fikirlere sahip birileriyle buluşması çok daha kolay sosyal medya sayesinde.
Son olarak, tiyatro sahnesinde oyunculuk yapmakla kamera önünde oyunculuk yapmak sizce nasıl bir farkı var? Ya da var mı?
Tansu: Bence yok, olmamalı da. Hani diyorlar ya “tiyatroda en arkadaki seyirciyi düşünmelisin, kamerada daha minimal oynanmalı” evet kabul ama bu bir oyunculuk farkıysa stüdyo, sahne oyunculuğuyla büyük sahne oyunculuğu da farklı olmalı. Bence oyunculuk “his” işidir ve dil bilmeden, konuşmadan da hislerinizi paylaşabilirsiniz.
Oya: Oyuncunun karakteri donatırken yaptığı iş sahnede veya kamera önünde değişmiyor bence. Sadece sahnede seyirciyle yüz yüze olmak ve canlı olarak performans sergilemenin duygusu farklı belki. İkisinin de tadı başka, ama karakterin içinde bulunduğu duygu durumu ve şartlar değişmiyor, dolayısıyla ikisini birbirinden farklı biçimler olarak düşünmüyorum.
Kafasına Göre dergisinin 18. sayısından alınmıştır.
