ÇOCUKLAR SANA EMANET

Biz bu röportajı yeni filminiz Çocuklar Sana Emanet için yapıyoruz ama siz Kafasına Göre dergisinin yazarısınız. Her sayıda öykülerinizin yayınlandığı dergide, sinema filminizle ilgili röportaj vermek nasıl bir his?

Güzel bir duygu, bu sayıyla beraber on dokuzuncu öyküm yayınlanacak dergide. Mesleği yazmak olan insanlar için çok özel bir durum olmayabilir ama benim için çok özel bir duygu. Oyunculuk yapan biriyim ve edebiyat mizah dergisinde öykülerim yayınlanıyor, şimdi de filmle ilgili ilk röportajım bu dergide yayınlanıyor, bu anlamda çok değerli. Kafasına Göre’nin üç yıllık bir yolculuğu var. Zaman içerisinde kendi okuyucusunu yaratmaya başladı, daha da iyiye gidecek. Başlarken sürekli yazacağımı düşünmemiştim ama zamanla çok hoşuma gitti. Yazmakla ilgili bir derdim vardı zaten. Kafamda hikâyelerim vardı, bir şeyler yapmak istiyordum. Kafasına Göre’nin teklifi bu yolu açmış oldu bana. Ama dergiye oyunculukla ilgili röportaj vermek ayrıca keyifli.

Kaleminizle anlattığınız hikâyeler var dergide, şimdi de oyunculuğunuzla anlattığınız bir hikâye var filmde. Ama  sizin filmografinize baktığımızda toplamda iki tane film görüyoruz. Birisi Kader, diğeri Bir Küçük Eylül Meselesi. Bunun sebebi zamansızlık mı?

Aslında zamansızlık değil tabii ki. Hem mesleğe hem de hayata belli kural, belli bir disiplin içinde bakmamaya özen gösteririm. Yani hiçbir şeyin kuralı yoktur. Bunlar değişebilir, tabii ki benim bir bakış açım var, iş yapma mantığım, matematiğim, hazırlanma sürecim var. Burada aslında mesele zamansızlıktan çok içerik ve o filmle kurduğunuz ilişkiyle ilgili. Ona gerçekten inanıyorsanız ve onu yapmak istiyorsanız bu kısa bir süre içinde de olabilir. Asıl mesele gerçekten iyi senaryo ve gönlünüzü, ruhunuzu, kalbinizi koyabileceğiniz bir hikâyenin var olması. O olduktan sonra altı aylık süreç bir aya da sıkıştırılabiliyor. Bu zamanı nasıl kullandığınızla ilgili bir şey.

Türk sinemasının en önemli otoritelerinden birinin yazdığı çektiği bir film Çocuklar Sana Emanet, Çağan Irmak’ın kendi senaryosu ve kendisi çekti. Senaryoyu okuduğunuzda ilk ne hissettiniz?

İlk okuduğumda belli türleri içinde barındırmasına rağmen kendi türünün gerekliliklerini yansıtan bir film hissiyatı vardı. O beni çok heyecanlandırdı. Filmin bir derdi var ve bunu sağa sola kıvırmadan çok net ve samimi bir şekilde söylüyor. Bu çok değerli ve bunu da bir karakter üzerinden anlatıyor. Bu çok kolay elde edilebilen, gördüğümüz bir durum değil.

Senaryoyu okudunuz, sonra Çağan Irmak’la bir araya geldiniz. Zaten daha önceden bir tanışıklığınız var ama ilk defa bir senaryo üzerinden oturup sohbet ettiniz. Nasıldı o sohbet?

Aslında senaryoda yazdığı meseleyi gözlerinde ruhunda gördüm. Ona gerçekten inanmıştı ve çekim sürecinde de hala samimiyetle inandığını ve anlatmak istediğini gördüm. Zaten bir filmin içerisinde olmanızı sağlayan en önemli şeylerden birisi inançtır. Bu hikâye neden yapılıyor sorusudur. Bunu yazan, yazmakla kalmayıp çekmek isteyen insanın buna olan inancı aslında sizi de başka bir şeyin içerisine alır. Çağan’da gördüğüm şey o samimiyetti. Bunu gerçekten anlatmak istiyordu.

Peki, filmde oynamaya karar verdiğiniz an hangisiydi? Senaryoyu okuduğunuz an mı Çağan’la sohbet ettiğiniz an mı?

Ben her zaman senaryoya temkinli yaklaşırım. Senaryo çok önemlidir ve size hissettirdiği çok önemlidir ama gerçekten aynı hissiyatı paylaşmanız gerekir yönetmenle. Çok net bir şekilde ne istediğini söyleyen, yoruma yer bırakmayan bir senaryo vardı ve okuduğumda ben bu işin içinde olmak istiyorum dedim. Ama tabii ki bir oyuncu olarak yönetmenin kafasındakini görmek istersiniz. O gün Çağan’la oturup onun heyecanını görünce işte dedim benim içinde olmak istediğim film.

 

Çağan Irmak filmi şöyle bir cümleyle tanımlıyor; “Yaralayan da iyileştiren de insanın dokunuşudur.” Peki siz senaryoyu okuduğunuzda sizin duygu dünyanızda nereye dokundu bu?

Her filmde seyircinin ne hissettiğini filmi yapanlar çok merak ederler. Bu filmde ben daha fazla merak ediyorum. Çünkü aslında herkese dokunacak bir film. Filmin modern insanı çok güzel tanımladığını düşünüyorum. Yani Kerem’in yaşadığı süreci. Kimimiz çok güzel kamufle ediyoruz, kimimiz yüksek sesle söylüyoruz ama Kerem’in yaşadığı trajedi hepimizin köşesinden bucağından yaşadığı şeyler.

Filmin anlattığı hikâye ya da Kerem’in yolculuğu, bize bir cevap verecek mi? Bize bir yol öneriyor mu?

Bu doğru bir yaklaşım olmaz. Film kendi hikayesiyle kendi dramatik yapısıyla gelişiyor. Ama herkes kendi inancı, duygusu, bakış açısı, kendi sertliği ya da naifliğiyle bize cevap verecek. Filmin sadece bizi bununla yüzleştireceğini düşünüyorum. İçinizdeki o küçük yaraya dokunacak, seyirci film bittikten sonra belki başka bir adım atacak, başka türlü hissedecek.

Şimdi siz senaryoyu okudunuz ve o karakteri canlandırdınız. Senaryoyu okuyup bitirdiğinizde sizde bıraktığı duyguya tekrar geri dönersek, ağzınızda hangi tadı bıraktı?

Filmin temelindeki duygusunu çok söylemek istemiyorum ama film her şeye rağmen çok umutlu bir film. Bütün bu yaralara yüklere acılara rağmen hayat böyle olmasaydı kururduk, çoğalmaktan vazgeçerdik. Hayat o kadar güçlü bir şey söylüyor ki bize, müthiş bir umut var hayatın içinde ve bunu yüksek sesle söylüyor. Film de bunu söylüyor aslında. Bununla yaşayabiliyoruz, hatta bunlarla yaşamayı öğreniyoruz. Son nefesimize kadar umut ediyoruz. Benim ağzımda bıraktığı tat budur: Her şeye rağmen yaşamak güzel.

Filmin çekim sürecini konuşalım. İstanbul’da çekimlere başladınız, ardından Assos’a gittiniz, finali de Dubrovnik’te çektiniz. Çekimler esnasında neler yaşadığınızı anlatmanız güzel olabilir ama çekip bitirdiğinizde ne kaldı?

Üzüldük ya, çok net üzüldük. Bazen filmin bitmesi bir rahatlık yaratır, bitmenin böyle bir ikilemi vardır. Hüznü de vardır ama rahatlığı da vardır. Bittiğinde “böyle güzeldik, biraz daha devam edebilirdi” duygusu vardı. Çağan’da da bende de.

 

Peki Dubrovnik?

Çok farklıydı orası, beklemediğim kadar etkileyici bir yer. Filmin son süreciydi, o anlamda filmin temel duygusunu anlatıyor oradaki hissiyat. Orada bitirmemiz de tatlı oldu.

Filmin temel duygusu nedir?

Aslında birçok şey söyledim ama temel duygu budur dediğimde birçok şeye haksızlık etmiş olurum ama galiba temizlenmek, arınmak ya da yüklerinden kurtulmak, iyileşmek gibi birçok şey söylenebilir.

Başından beri her soruya verdiğiniz cevabınızda bir şeyleri tanımlarken devamına şunu ekliyorsunuz, burada böyle oldu ama bu bir kural olamamalı. Peki sizin hiç mesleki kuralınız yok mu, evrensel kurallar dışında?

Aslında kuralı kuralsızlık gibi görmek gerekiyor. Dağılmak, saçılmak anlamında değil. Çoğunlukla projenin içine girdiğimde, onun içerisinde yer almak istediğimde üç aşağı beş yukarı ne yapmak istediğimi, nasıl bir yöntemle ne yapmam gerektiğini bilirim ama bunları kural haline getirmem. Bunlar her projeye göre değişebilir çünkü.

Çalıştığınız her proje, hayata geçirdiğiniz her karakter sonuçta bir yolculuk. Her yolculuktan da geriye bir şeyler kalır bize. Bazı şeyleri de gittiğimiz, gezdiğimiz yerlerde bırakırız. Bu filmde sizde böyle bir şey oldu mu?

Bizi belirleyen şey nereden geldiğimiz ve nereye gideceğimizdir. Neyi tercih ediyoruzdur. Tercih ettiğimiz şey ne? İnsanlık üzerine, hayat üzerine, bugün üzerine insan refleksi hep kötü şeyler söylemeye meyilli. Yani kendi dünyamızı ufak ufak güzelleştirmeye başladığımızda bu karakterin söylediği bir şey var hepimize: “Kendi hayatını güzelleştirmeye çaba sarf etmek” diyor Kerem. Ben etmeye çalışıyorum, kapınızın önündeki çöp bidonunu güzel bir renge boyarsınız bu da bir şeydir. Siz kendi yönteminizi bulun, başkası kendi yöntemini bulsun, ben başka bir yöntem bulayım. Bu böyle olur, dünyayı bütünüyle boyayamayız ama herkes kendi bahçesini, kendi dünyasını, kendine değen insanları güzelleştirmeye çalışırsa, dünya da güzelleşir.

Sonuç itibariyle bu bir tür filmi. İçinde aşk hikayesi de var, draması da var, merak unsuru içeren gizemler de var. Bu filme psikolojik bir gerilim filmi diyebiliriz. Ama çok aydınlık şeylerden de bahsediyoruz. Bu filmde farklı bir durum var gibi, bunu anlatmak ister misiniz?

Burada dünyayı ikiye bölüp bir cümle kurmak istemiyorum. Ne olursa olsun bu topraklarda geçen bir hikâye. O anlamda bu toprakların kodlarını kullanıyor. Ne olursa olsun Anadolu insanı hayata, geleceğe umutla bakabilmeyi öğrenmiş bir topluluktur. Bizden önce binlerce kültür vardı. Biz çok şeyi devralarak yaşıyoruz, bunların kodları da var bu hikâyenin içerisinde. Türünün gerektirdiklerini yapması filmde bu bir amaç değil araç. Hikâyeyi anlatmayı tercih ettiği yol aslında. Bize dair insanlığa daha evrensel bir şey söylüyor.

Evrensel demişken, film Türkiye’de gösterime girdiği süreç içerisinde yakın bir zamanda da özellikle Latin Amerika coğrafyasında ve yurt dışında başka yerlerde de gösterime girecek, görücüye çıkacak. Bu sizi heyecanlandırıyor mu?

Çok. Yani müthiş, çok heyecanlandırıyor. Bu noktaya gelmiş olmamız da çok keyif verici. Bir de şundan çok eminim, evet biraz önce şunu dedik; buraya dair kodlar var ama film o kadar evrensel bir şey söylüyor ki ben o anlamda tek farkın dil olduğunu düşünüyorum. İsimleri değiştirsek dünyanın her yerinde bu filmi başka şekillerde çekebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü dünyanın her yerinde görebileceğimiz bir hikâye. O anlamda karşılığını çok merak ediyorum ama ben seveceklerini ve o evrensel kodları barındırdığı için yabancı film hissiyatını çok yaşamayacaklarını düşünüyorum.

Oynadığınız diziler yüzden fazla ülkede gösteriliyor. Kafasına Göre’nin de iletişimde olduğu bir kitle. Dergi çıktığı an itibariyle  dünyanın çeşitli ülkelerine gidiyor. Şimdi de bunu filmle yapıyorsunuz. Bu nasıl bir duygu? Hayal ettiğiniz bir şey miydi?

Hayır, bu hesaplanmadığında daha değerli bir şey, hesaplasaydık şöyle yapalım bu olsun diye daha net bir şey söylerdim. Ama hesaplanmadığımız için, kendi yolculuğumda böyle bir durum ortaya çıktığı için, bu beni tabi ki çok mutlu ediyor. Çok farklı coğrafyalardan bahsediyoruz. Sadece bize komşu olan ülkelerden bahsetmiyoruz, aynı kültüre aynı iklime ait değiliz, birbirimize değen insanlar değiliz. Çok farklı coğrafyalardan izleyen insanlar var. Bu, biraz önce söylediğim cümle; hepimizin acıları duyguları aynı. Öyle ya da böyle hepimiz âşık olduğumuzda acı çektiğimizde vücudumuzda aynı şeyler oluyor, aynı şeyleri yaşıyoruz. Bizi ayrıştıran şeyleri bir kenara koyalım, bizi birleştiren şeyleri ayrı bir kenara koyalım. Birleştiren şeyler o kadar fazla ki benim için de orada bir parça olabilmek çok olağanüstü bir şey. Umarım bu yolculuğu devam ettiririm.

Peki, Çağan Irmak’la çalışmak nasıldı?

Çağan bir kere çok tecrübeli bir yönetmen. Ne çekeceğini ne yapması gerektiğini çok iyi bilen bir yönetmen. Masada gördüğüm, samimiyetine inandığım o adamın sette de her an derdine samimiyetle sarılması çok güzel. Bu çok önemli, derdi olmayan insanların hikâye anlatabileceklerine inanmıyorum. Ben önce onun kafasındakini anlamaya çalıştım. Neden böyle bir adam yazdı, neden böyle bir şey çekmek istiyor. Ortak paydalarda o kadar çok buluştuğumuz yerler oldu ki.

 

Yazlık kıyafetlerle ekim ayında gece çekimleri yaptınız.

Benim de şansıma biraz. Assos’ta, dağ köyünde bir yerden sonra çok soğuk oluyordu hava. Her filmin her hikâyenin çözülmesi gereken sorunu, coğrafyası, soğuğu vardır. O da aşılması gereken bir şeydi ama gündüzleri müthişti.

Dubrovnik’te son sahneyi çektikten sonra fırtına çıktığını biliyorum.

Film bitti çünkü, yeter artık dedi hava, artık kış gelebilir dedi.

Peki Çağan Irmak’la başka bir projeniz olur mu?

Olsa ne güzel olur, benim böyle hislerim var. Çağan benimle çalışmak ister mi, bilmem. Filmi izlemedim ama çıkan sonuçtan galiba hepimiz mutluyuz hissiyat olarak. Umarım seyirci de beğenir, neden olmasın yani.

 

Kafasına Göre dergisinin 19. sayısından alınmıştır.

Yazıyı paylaşmak ister misin?