CANDA KALP
Hamileliğimin üçüncü ayının son günleri. Hafta hesabını bir türlü anlamlandıramıyorum. Bebeğimin kalp atışlarını duyduktan sonraki ilk kontrol randevumdayım ve yalnızım. Yalnız olmam beni heyecanlandırıyor çünkü bebeğimle ikimiz baş başa olacağız.
Her zamanki randevu görüşmesi gibi başlayan dakikalar, doktorun anlamsızca sinirli ve gergin tavırları ile ilerliyor. Karnımda dolaşan ultrason cihazı, vıcık vıcık sıvı üzerinde, zikzaklar çizerek hareket ediyor. Fakat, benim heyecanla beklediğim o sesi duymuyoruz.
Doktorun alnı boncuk boncuk terli, bir eli ultrasonda, diğer eli boğazında gömlek düğmesini açmaya çalışıyor. O değil, ben boğuluyorum aslında. “Neler oluyor?” diyorum. Sorularımı cevapsız bırakıyor, sakin ve sessiz olmamı istiyor sadece.
“Senin kalp atışın ile bebeğin kalp atışı karışıyor,” diyor.
Gözyaşlarım, hiç durmayacak gibi akıyor, akıyor. Ne kadar süre geçiyor bilmiyorum.
Gözlerimi büyük bir çaba ile araladığımda, vedalaşmaya hazır, hüzünlü ve tanıdık gözler var etrafımda. Tekrar sımsıkı kapıyorum gözlerimi. Soğuk. Üzerimde sadece kötü bir hastane çarşafı, başımda bir bone takılı. Ellerime bakıyorum, ojelerim yarım yamalak çıkartılmış. Ameliyathanenin kapısından geçerken hasta bakıcılar, başımda sürekli konuşuyorlar. Işıklı, büyük odaya giriyoruz. Öleceğimi sanıyorum, ölümün o sinsiliğini içimde, kalbimde ve kanımda hissediyorum. Doktor, hemşirelere talimat veriyor. Koluma yaklaşan anestezi uzmanına “her şey iyi olacak mı” diyorum, sesimi duymuyor. Yeniden ağlıyorum, sesim titrek ve zayıf. Ağzıma kapatmak istedikleri o maskeyi takmak istemiyorum. Çırpınıp duruyorum. Bağıramıyorum, bir bağırabilsem, çığlıklarımı duyacaklar. Bense nefes almakta bile zorlanıyorum. Ameliyathanede Samuel Barber- Agnus Dei çalıyor, her şey ölümün soğukluğuna eşlik ediyor sanki. “Bırakın bebeğimi bana, ben onunla yaşayabilirim, beni de öldüreceksiniz biliyorum,” diyorum duymuyorlar.
İçimde tuttuğum o küçük ve ölü canlı, hayatıma bir kor tanesi gibi sımsıcak düşüyor. Dalga dalga yayılan ısıdan, parmak uçlarım yanıyor. Cam bir fanusun içinde, hayatın çok dışında bir yerlerdeyim. Kanayan yerlerim acıya saplı, gözlerim çaresizlikten körelmiş gibi. Ellerim sedyeye bağlı, canımı vermeye zorluyorlar. Biçare boyun eğiyorum.
Bir ses, fısıltı gibi uzaktan ismimi sesleniyor, ah bu isimler, yapışıp kalıyor insanın üzerine. Gözlerimi aralarken, nerede olduğumu anımsar gibiyim. Her şey çok anî gelişiyor, anlayamıyorum. Beynimde milyonlarca harf, an, özlem, ses ve keder var. “Bebeğim nerede, onu görmeliyim,” diyorum, hâlâ beni kimseler duymuyor sanıyorum.
“Bebek yok, bir torba kan var,” diyor duygusuz, tok bir ses.
Artık duyuyorlar sesimi, anlıyorum.
Yazar: Temel Yazarlık Programı Öğrencisi – Filiz EĞİN KOLATA
