ŞAHANE ÖLÜM
Meğerse tartışma baştan çok saçmaymış! Bu konuyu düşünmek için kaç tane filozof şaftı kaymış, onu sorguluyordu sıradakiler. Öyle bildiğimiz sıra da değil, göklerde de değil dağlarda da. Âlem başka âlemmiş.
Zamanında Sokrates, ölüm şöyle güzel böyle tatlı diye atıp tutarmış. Ölüme yürüyenin başı dik olacakmış da, bilge adam ölümü kollarını açarak karşılarmış da, neymiş efendim, hayat bir acılar silsilesiymiş filan. Aklınca diyor ki; bu acılar silsilesinden kurtulacaksak, tek yol ölüm. Oysa biz onun ‘Evlenin, iyi bir karınız olursa mutlu, kötü bir karınız olursa filozof olursunuz.’ dediğini de biliriz. Ölüm gururdur da, fikirlerim uğrunda ölürüm de. Palavra bunlar hep.
Tabi Sokrates ahalinin, yargıçların önüne döküyor kesesindeki fikirleri, gençleri ayartmadığını iddia ediyor, ahali Nuh diyor peygamber demiyor. Onun yerine diyor ki; ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin. Ya sus ya da pılını pırtını topla git. Sokrates ikisini de kabul etmeyince bağırıyorlar; öldürelim.
İdama giderken karısı çıngar çıkartıyor: Ama sen suçsuzsun, suçsuz yere idam ediliyorsun.
Sokrates de bağırıyor: Behey kadın, suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?
Karısına son bir kez bakıyor Sokrates. Bakıyor, bakıyor ki; ölümün yüzü karısının suratından güzel, hiç değilse ablak değil, tereddüt yok o halde. Bağırıyor Sokrates; verin zehri!
Ağlayanlar sızlayanlar, kafasını taştan taşa vuranlar, karısı ötede höykürüyor, kimisi Sokrates’in bacağını tutmuş teselli ediyor. Arkadaşları, öğrencileri rica ediyor buna:
“Hocam, kaçıralım sizi, başka diyarlara götürelim, orada yeni öğrenciler edinirsiniz, yaşarsınız, bilginizi yayarsınız.”
Şimdi böyle deyince Sokrates bir donuyor, çünkü o alışmış hep soru cevap yapmaya, diyaloğun yolunu çizmeye. Soruyu öyle soruyor ki, başka cevap verilemiyor. Duruyor duruyor konuşuyor:
“Fikirlerim uğrunda öleceğim ve bu dünya tarihini değiştirecek en büyük dava olacak.” Tekrarlıyor, verin zehri…
Zehir antik çanakta geliyor, görevli gözlerini kapatmış veriyor zehri. Sokrates önce dilini uzatıyor zehre, yüzünü buruşturuyor, sonra tek dikişte bitiriyor. Uzanıp öleceği yerde kalkıp odada volta atmaya başlıyor. O dönemde sallayacak tesbih de yok, zaman geçmiyor.
Soruyor öğrencileri son sözü olup olmadığını.
Sokrates’in belden aşağısı soğumaya başlamış hafiften.
“Yahu, Antik Yunanız diye mermere çıplak ayakla basmayın, üşüteceksiniz. Baksanıza nasıl soğudu hava.” oluyor son sözleri. Sonra da ölüyor zaten, ruhu bedeninden çıkıyor.
Sokrates’in beklentisi ölüp Hades’in yer altı krallığına gitmek; ruhlar nehrini geçecek, milyonlarca siyah el onu toprağın içine çekecek, hayaller kuruyor filan Sokrates. Hakikaten toprağın içine çekiliyor ruhu, birkaç katman gömülüyor, nehre düşüyor nihayet ama salgın mı veba mı nedir, bir kalabalık ruhlar nehri, bir sürü kişi ölmüş.
Sokrates gümüşi suyun içine gömülüp yükseliyor, gömülüp yükseliyor. Hayır, nasıl yüzdüğünü de anlamıyor, yüzme bilmez. Hoş, bilmese de batsa ne olacak, ölecek mi?
İleriden bir ses geliyor, dip dibe yüzen ruhlar kuyruğunun bir otuz metre ilerisinden…”Hooop, Sokrat!”
Sokrates duruma içerliyor: “Ulan, öldük, karıdan kaçtık, geldik kayınpederin geçen sene vefat eden kardeşini bulduk. Bir de Sokrat diyor deyyus. Nasıl buldu beni bu trafikte geçen sene gömdüğümüz adam.”
Samimiyetsiz öpüşmeler, hoş geldin beş gittinler, kutsal suya işeme şakaları filan… Sokrates kuyruğun sonunda kimin olduğunu soruyor; yargıç, diyor adam. Kim olduğunu soruyor bu sefer, adam da bilmediği için bir öndeki ruha soruyor, o da bir öndekine, başlıyor kulaktan kulağa… Sokrates soruyor, cennet nasıl bir yer, diye. Adam anlatıyor; kadınlar, yiyecekler, yeşillikler, Hades’in gül yüzü… Sokrates tereddüt ediyor, cennette kitap var mı diye soracak ama adam anlata anlata bitiremiyor. Tam bitirdi derken, birisi Sokrates’in kulağına eğiliyor, soruyor: Yargıç kim?
Sokrates, kayınpeder kardeşinin anlattıklarından memnun değil. Kitap yokmuş, düşünen yokmuş, tarih yokmuş. Tüm değeri bitmişken, insanlık tarihini okumanın ne anlamı var cennette değil mi? Herkes yiyor içiyormuş, kadınlar varmış, ırmaklar akarmış, geçen kuşun etini istesen, önünde yahni oluyormuş gariban. Hâlbuki Sokrates hiç bunlarla yaşamamış. Giyecek beyaz örtüsü, bir çift çarığı, bir çirkin karısı varmış. Dertlenir düşünürmüş, derdi çözer yine düşünürmüş. Filozofun çözeceği bir şey kalmayınca, yiyecekten, kadından ne zevk alacak? Tüm çatışmaların nihayete erdiği yerde kitap okusan neye yarar, zaten adalet tecelli etmiş.
Sıranın bitmesi aylar sürmüş. Sıra Sokrates’e gelince Sokrates bir de bakıyor ki kendini ölüme mahkûm eden yargıç karşısında. O ölmeden kalp krizi geçirmiş yargıç, Atina’nın imtiyazlı adamı ya, zengin diye tanrılara adayacağı kurbanlık bol ya, Hades hemen memuriyete getirmiş, vermiş eline tokmağı. Hay böyle şansa… Sokrates yargıca demiş:
_Bak haklıymışım.
_Haklıymışsın meğer, hakikaten ölüm böyleymiş.
Cennetin bulunduğu mağaraya uzaktan bakmış Sokrates, sıkılacağını düşünmüş, orada can sıkıntısından ölemezmiş, yargıç da tam karar verme aşamasındaymış.
_Vallahi Sokrat Efendi, demiş, seni sevmem, patavatsızsın biraz, gel gör ki yazana göre seni cennete sokmam gerek, ama ben işimi kötüye kullanacağım, sana hususi usulsüzlük edeceğim, cehenneme sokacağım seni. Bilirim çünkü; sen dertsiz yaşayamaz, düşünemez, kendin olamazsın. Bir nevi iyilik ediyorum bak.
Sokrates cennettin rutininden kurtulacağına sevinmiş ama cehennemin azabını da istemiyormuş. Yargıç eliyle işaret edip yanına gelmesini söylemiş Sokrates’e. Sokrates yargıcın yanına tıpış tıpış gelmiş ki ne görsün; derin masmavi bir uçurum, içinde beyaz beyaz benekler var. Yargıç “karar verildi!” diye bağırıp basmış tokmağı Sokrates’in ensesine, düşmüş adamcağız.
Düşmüş düşmüş, gökleri yırtmış, bulutları delmiş, bir kuş sürüsüyle cebelleşmiş, en sonunda Atina’ya, bedeninin yattığı yere, göğsünün tam ortasına düşmüş.
Sokrates öksürerek uyanınca, merhumun başında bekleyen son ve tek öğrencisi, ölmeden önce ona kaçmayı öneren, korkudan zıplamış.
Sokrates öğrencisinin koluna dokunup, kaçır beni, demiş, dağlara kaldır.
Sokrates böylece hem ölmemiş, hem karısından kurtulmuş, hem de adı tarihe altın harflerle kazınmış. Tek taşla iki kuş bir de çirkin karı vurmuş.
Bütün filozofların kafasını kurcalayan ölüm meselesinde cennetin gerçek olduğunu, cehenneminse bu dünyadan başka bir yerde olmadığını irdelemiş Sokrates. Hem öteki dünyanın hem de reenkarnasyonun gerçek olduğunu anlatmak üzere o sıralar Budizm’in yayıldığı Uzak Doğu’ya kaçmış. Üstelik Hindistan’da çıplak ayakla dolaşmıyorlarmış.
Yazar: Temel Yazarlık Programı Öğrencisi – Yakup Mert KIZILKOCA
