ON BİRİNCİ SANCI
İçerdeki kadın en az dışarıdaki toprak kadar sancılı. Toprağın kaçıncı gebeliği olduğunu kim kesin olarak söyleyebilir ki? Oysa içerdekinin tam on birinci gebeliği. On birinci sancısı… Sekiz çocuğu gebe toprağın altında, ikisi yan odada yatıyor. Nurten pirinç başlıklı, çift hasır örgülü karyolada dişlerini, yumruklarını sıkmış kıpırdanıyor. Bir ara yumruğunu belinin altına yerleştiriyor. Olmuyor, sancılar gittikçe daha da şiddetleniyor. Naile Ebe dün uğradığında “Miadındasın kendini koru, bir haftaya kalmaz” demişti ama bu kadar da çabuk beklemiyordu. Mesut’a seslenecekti ki Mesut karyolanın gıcırtısına uyandı. Nurten’in üzeri tamamen açıktı. İnsanın tenini hafiften de olsa ısıran nisan ayının gece serinliğinden Nurten’i korumak istedi. Yorganı çekerken fark etti, Nurten sırılsıklam ter içinde. Omzundan aşağı inen iri dalgalı saçları sanki bir kova suya girip çıkmış. Mesut yataktan fırladı, kendi elleriyle yapıp boyadığı fener şeklideki ahşap lambayı yaktı. Aceleyle pantolonu pijamanın üstüne giyiverdi. Düğmeleri kapatırken zorlanınca fark etti pijamayı. Vakit kaybetmemek için çıkartıp yeniden giyinmedi. Hırkayı duvardaki askıdan çekti, aceleyle omzuna attı;
“Naile Ebeyi alıp geliyorum. Oğlanı uyandırayım, biz gelene kadar yanında dursun.”
“İstemez ne faydası olacak el kadar bebenin, sen git.”
Nurten bağırmıyor, haykırmıyor, inlemiyor bile. Tüm gücünü dişlerine veriyor. Her doğumdan sora eksileceklerini bildiği halde.
Mesut askılıkların olduğu duvara yönelip pantolon takımı yeleğin cebinden köstekli saatine baktı. Gecenin üçü… Fener kapının girişindeki rafta. Koşarak çıktı evden. Yolu dolanmadan anayola çıkmak için kendi bağlarının arasında koştu, koştu… Bu koşu ona yirmi üç yıl önceki koşusunu hatırlattı. Yine böyle bağların arasına dalıp, soluk soluğa dayıoğluyla buluşacakları yere gitmişti. Bağlar, Erciyes Dağı’nın tam karşısında. Bağların hemen her noktasından görünen beyaz kalpaklı Erciyes tüm haşmetiyle sanki “Korkmayın ben buradayım” diyordu. Dayıoğlu yol ağzında atlarla bekliyordu. Belde, şehir merkezine yaklaşık on dört kilometre. Bu mesafeyi atlarla gidecekler, Mesut şehir merkeziden Pazarören Köy Enstitüsü’ne geçecekti.
Pazarören’e geldiğinde Mesut’un içi kıpır kıpır. Köy kökenli aydınların fışkıracağı “Üretim İçinde Demokratik Eğitim Projesi”nin heyecanı Mesut’un tüm hücrelerini sarmıştı. Yaşamlarında ihtiyaç duydukları her şeyi üreterek öğreneceklerdi. Öyle de oldu. Öğrendiği her şey Mesut’un heyecanını artırıyordu. Enstitüyü bitirdiğinde öğrendiklerini öğretmek arzusuyla yerinde duramıyordu. Ancak, binlerce köy kökenli aydın enstitülerin açılmasından altı yıl sonra kapatılması kararıyla şok oldular. Daha sonra da potansiyel muhalifler olarak görülüp, köyden köye sürgün dönemi başladı. Ama hiç yılmadılar. Öğrendiklerini öğretmenin yolunu değişik yöntemlerle hep yarattılar.
Nurten’le tam da bu dönemde evlendirildi Mesut. Nurten, hala kızı. Hala ile enişte altışar ay arayla vefat edince Nurten’le üç kardeşi hem öksüz hem yetim kalmışlardı. Mehmet Efendi dört yeğenini de yanına aldı. Hoş gidecekleri başka bir yer de yoktu. Çocukların en büyüğü Nurten, dayı evine geldiğinde on iki yaşında. Enstitüyü bitirince “Bu eve başka gelin giremez, Nurten’i alacaksın” dedi Mehmet Efendi. Nurten’e hiç o gözle bakmamıştı Mesut, kardeşi gibi görüyordu onu. Ama Mehmet Efendi “Mecbursun, yetişkin oğlanların içinde yaşayan bir kızı, dışarıdan kimse almaz. Bizim namusumuzdur” diyerek birkaç yıl sonra da kızını Nurten’in kardeşiyle evlendirerek namusunu kurtardı. Aşksız evliliklerin temelini atmakta Mehmet Efendi’nin üstüne yoktu. Kendi yedi çocuğunu ve dört yetim yeğenini kendisinin uygun gördüğü kişilerle evlendirdi. Evliliği rutin bir alışkanlığa dönmüştü Mesut’un. Nurten titiz bir kadındı, çok da güzel yemek yapıyordu. Ama hırçın ve çok kıskançtı. Öyle ki çocuğunun sütannesini bile kıskanır olmuştu. Mesut daralıyor, bunalıyor, bu durumda kendini sokağa atıyor, çoğu zaman tatil bile olsa soluğu okulda alıyor, mutlaka yapacak bir iş buluyordu. Okul onun kalesiydi. Bir orada dolu dolu mutlu oluyordu. Mesut’un iç dünyası, altmış iki’nin son baharında allak bullak oldu. Okula yeni atanan Nermin öğretmendi bunun sebebi. Aralarında on üç yaş vardı. Belli ki Köy Enstitülülerin tezgâhından, tornasından geçmişti. Her hareketinde ayrı bir asalet vardı. Minyon tipli, bebek yüzlü Nermin, görüntüsüyle hiç de bağdaşmayan en ağır işleri bile büyük bir başarıyla yapıyordu. Dersliklerin badanası, kapıların boyası, sıraların tamiri, yeni panolar… Hepsinde de parmak ısırtacak beceri sergilemişti. Çok da mütevazı. Hiç böbürlenmiyor, kibirlenmiyor, sanki o işleri kendisi yapmamış gibi davranıyordu. Çocuklar ona hayrandı. Mesut da… Bu hayranlık içten içe aşka dönüştü. Birkaç kez dipsiz kuyuyu andıran Mesut’un gözlerinde dalıp dalıp gittiği oldu Nermin’in. İrkilerek yerinden fırlayıp “Çilli Abdullah’ın tırnaklarını kesecektim” Ya da “Aa! Nurcan’a söz vermiştim, teneffüste saçlarını örecektim” diyerek telaşla başöğretmen Mesut’un odasından fırladığı oldu. Nermin gecelerini elindeki fotoğrafla geçiriyordu. Mesut, Leman ve eşi Rıza öğretmenle diğerleri yan yana ayakta. Bir Nermin yerde. Kabarık bol eteğiyle çimenlere oturmuştu. Aynı fotoğraftan Mesut’un çekmecesinde de var. Mesut fotoğrafa her bakışında Nermin’in bir kelebek asaletiyle oturuşundan gözlerini alamıyor. Boya, tadilat işlerinde bedenleri birkaç kez kazara birbirine temas etti. Her ikisi de karşısındakinin sımsıkı sarılmasını bekledi. Ama ikisi de yapamadı. Yalnızca gözleri dolu dolu baktılar.
Mesut farkında olmadan daha hızlı koşmaya başladı. Naile ebeye mi Nermin’e mi koştuğunu karıştırdı birden. Ağladığını ana yola çıkınca fark etti. Ebenin evine geldiğinde tıknefes durumdaydı. Kapıyı yumruklamaya başladığında yağmur da başlamıştı. Naile ebe kapının diğer tarafından “Kim o?” diye seslendiğinde Mesut halen hem kapıyı vuruyor hem boğuk boğuk bağırıyordu. “Benim Naile, Mesut öğretmen. Çabuk aç.”
“ Hayırlar olsun öğretmenim.”
“Nurten doğuruyor.”
Naile ebe şaşırtıcı bir hızla üstünü giyinerek elindeki sıhhiye çantasıyla kapıda belirdi. Mesut çantayı kaptı, “Bu yağmurda bağlardan gidemeyiz, gecikeceğiz,” dedi.
“Biz de koşarız o zaman.”
Naile ebe Mesut öğretmeni şaşırtacak kadar hızlı koşuyordu. “Sen neymişsin Naile! Bundan sonra senin adın uçan Naile tamam mı?”
Naile güldü. Ama Naile’nin uçuşu Nurten’e yetişememişti. Nurten bir başına doğurdu. Çığlık çığlığaydı yeni doğan. Tahıl elediği kalburun üzerine beyaz bir örtüyü katlayarak serdi. Yeni doğanı üzerine yatırıp kocaman kara saplı makasla göbeğini oracıkta kesti. Göbek düğümünü atmıştı ki Mesut ve Naile içeri girdiler. Hemen sular, kaplar hazırlandı. Naile, önce Nurten’in üzerini değiştirdi, her tarafını sildi. Bebeği yıkarlarken, yan odada yatan Yılmaz ve Gülcan seslere uyanmış olacaklar ki koşarak geldiler. İkisi de aynı anda “anaaa” diyerek leğenin yanına diz çöktüler. Bebekle ilk temaslarını bedenindeki köpüklere dokunarak kurdular. Gün ağarıyordu. Naile ve çocuklar mutfakta sofra hazırlıyorlardı. Mesut kundaktaki bebeği bağrına basarak kapıya çıktı. Kulağına eğilerek duasını okudu ve üç kez “Senin adın Nermin” dedi.
Naile’yi yolcu ettiler. Çocuklar bebek uyuyor diye bahçede oyuna daldılar. Nurten “Adını ne koyacağız” diye sorduğunda “Ben koydum, onun adı Nermin,” der demez Nurten’in öfkeli bakışıyla birlikte bağırtısı da yaydan çıkmış bir ok gibi Mesut’a saplandı. “Başka isim bulamadın mı?” diye bağırıyordu Nurten.
“Ne var isimde, neyi rahatsız ediyor seni, ben artık ölülerin ismini koymak istemiyorum, sanki onları unutmak ister gibi, onların yaşamadıkları ömürden çalmak ister gibi. Elimden gelse kendi adımı değiştireceğim. Bir bak bana, adım Mesut sence ben mesut bir adam mıyım?”
“Neyin eksik ki mesut değilsin?”
“Senin neyin eksik ki her şeye bir huzursuzluk çıkartıyor, bu eve gelen her kadına bir laf sokuşturma ihtiyacı duyuyorsun?”
Nurten yüzünü duvara çevirdi yine. Hep böyle yapar, Mesut da her seferinde kapıyı çarpar çıkardı.
“Nermin’miş hıh” daha iki gün önce Mesut’un ısrarlı daveti üzerine tüm öğretmenlerle birlikte bahçede çay içmeye geldiklerinde bir fırsatını bulup Nermin’i resmen kovmuştu. Nermin pazar öğle üzerine kadar, ne evden ne yataktan çıktı. Ağlama nöbetleri geliyor kendini tutamıyordu. Bakkala bir şeyler almaya çıktığında öğrendi Mesut’un kızı olduğunu. Boş zamanlarında, öğrencilerinin doğmamış kardeşlerine hediye etmek düşüncesiyle yaptığı bebek eşyalarının tamamını dantel örgü ve kurdelelerle süslemiş sepete yerleştirdi. Küçük altını da çantasının gözüne koydu.
Kapıyı çaldığında Yılmaz karşıladı onu, boynuna atılacaktı ki Nermin’in balon gibi şiş gözlerine, kireç gibi beyazlamış yüzüne ürkerek baktı. “Öğretmenim ne oldu sana?” Cevabını alamadan Mesut belirdi kapıda. O da şaşırdı. Nermin’i ilk kez böyle görüyordu. Gülümsemeye çalışarak “Hayırlı olsun” dedi. İçeriye girdiğinde de aynı dilekte bulundu. Bebeğin beşiğine yaklaşarak sepeti ayakucuna bıraktı. Eğilip alnını öptü. Çantasındaki küçük altını bebeğin sol omzuna doğru taktı. Yılmaz Nermin’in elinden tutarak “Öğretmenim, babam kardeşime senin adını koydu” dedi. Nermin afalladı. Kapı çalıyordu. Yılmaz’la Gülcan kapıya koştular. Nurten hemen atıldı. “Memlekette bir Nermin kendini sanma, Nermin benim teyzemin adıdır.” Mesut şaşkındı. Nermin ilk ve son golünü attı Nurten’e;
“Ölü ya da diri sizin teyzeniz yok Nurten Hanım. Misafirleriniz girmeden ben çıkayım Müdür Bey, bir de yarın hastaneye gideceğim eğer benim sınıfı Leman öğretmeninkiyle birleştirebilirseniz…”
“Hiç merak etmeyin, yalnız bir arkadaşımız refakat etseydi size.”
“Teşekkür ederim, inanın hiç gerek yok hoşça kalın.”
Mesut iki yıl boyunca kendine kahretti. Nermin’i son görüşü olmuştu bebek ziyareti. Nermin devlet hastanesinden rapor almış, oradan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne giderek Mardin’in Derik İlçesine tayin istemişti. Anne ve babasının sağlık durumunu gerekçe göstermişti. Raporunu ve Mardin’e gitmek zorunda olduğunu belirten küçük bir notu, belde durağında bekleyen bir tanıdığa vererek -hemen hemen hepsi tanıdıktı- okula teslim etmelerini rica etti. Ama tayinden bahsetmedi.
Milli Eğitim Müdürü bu fedakârlığından dolayı Nermin’i tebrik etti. Doğuda, Güneydoğuda çok öğretmen açığı vardı. Dayanamayıp Nermin’i alnından öptü.
Mesut’un sağlığı her geçen gün kötüye gidiyordu. Önce ülser, dedi doktor. Bir sürü ilaç… Sonra şiddetli baş ağrıları, karın ağrısı. Bazen üçü birden tutuyordu. İki yıl böyle geçti. Nerminsiz.
23 Nisan yaklaşıyordu. Rıza ve Leman öğretmenle okul için alışverişe şehre gittiler. Çarşıda yolun ortasında yığıldı Mesut. Esnafın yardımıyla hastaneye yetiştirdiler. Ameliyattan çıkan doktor “Eşi Nermin hanım burada mı, hep onun ismini sayıkladı” dedi. Leman hemen araya girdi. “Eşi Nurten, Nermin en küçük kızının adı, pek düşkündür kendisine, o bizim müdürümüz. Çarşıda fenalaştı.” O an Nermin’in neden Mardin’e gittiğini anladı Leman. Bir insan o durumda neden üç çocuğundan yalnızca birinin adını sayıklasın ki? Nermin ve Mesut’lu tüm kareler hızla geçti gözünün önünden.
“Elimizden geleni yaptık, geldiğinde çok yoğun iç kanaması vardı. Başınız sağ olsun.”
Şehirden beldeye kadar insan selinin üzerinden aktı geldi Mesut öğretmenin cenazesi. Herkes “Böyle bir kalabalığa ilk kez tanık oluyoruz,” dedi.
Leman huzursuzdu. İki gün izin alıp, hafta sonuyla birleştirerek Nermin’in yanına gitmeye karar verdi. Bilmeli ve hayata ona göre tutunmalıydı. Leman Mardin’e giden otobüsle Nermin’e bir mektup gönderdi. Geleceği tarihi bildirerek kendini karşılamasını istedi. Nermin haberi alınca çocuklar gibi sevinmişti. Belki de Mesut’tan bir haber… Yüzü alev alev yanmaya başladı.
Mardin terminalinde buluştuklarında Derik arabasına daha bir saat vardı. Terminalin yanındaki büyük pastaneye oturdular. Nermin hemen arkadaşlarını sormaya başlayınca sıranın Mesut öğretmene geleceğini biliyordu Leman. Müdür Bey der demez Leman’ın dolu gözleri inceden boşaldı. Ellerini tuttu Nermin’in. “Onu kaybettik başın sağ olsun.” Nermin yığıldı. Hem de sandalyeyle yere çakılarak. Fırladılar yan masadakiler. Sonra diğerleri. Biri tabipmiş, otobüs saatini bekliyor. Hemen müdahale etti. Kolonya, su, masaj… Nabzı çok düşüktü. Biraz da ayran. Nermin’i oturttular. Ağlayamıyordu. Ama çenesi titriyordu sürekli.
“Ah be kızım. Madem bu kadar seviyordun. Üstelik o da seni seviyordu. Nermin diye diye gitti. Bari bir şeyler yaşasaydın da değseydi şu çektiğin acıya.”
“ Nasıl olacaktı ki abla? O evliydi.”
“Sen buraya kaçmakta buldun çareyi, ben Rıza ile evlenmekte. Yaşanmamış aşklarla kupkuru bir hayat…”
“ İnanamıyorum. Sen Rıza öğretmene âşık değil misin?”
“ Keşke olabilseydim. Sevgi, saygı, sadakat tamam. Ama aşk bir kez olur.”
“ Bu ne şimdi abla?”
“ Ben ona âşık olduğumda Nurten yedinci çocuğuna gebeydi.”
Yazar: Yaratıcı Yazarlık Programı Öğrencisi – Meral KARAKEÇİ
Resim: İsmail ÇOBAN
