EDEBİYATTA KORKU VE DEHŞET
Hepimiz korku okumayı çok seviyoruz. Gerildikçe, ürperdikçe kitabı daha da beğeniyoruz. Korku edebiyatı, okuyucuyu şok eden hatta korkutan veya okuyucuda tiksinme ya da nefret duygusu uyandıran belirli uzunluktaki düz yazılar olarak tanımlanır. Korku türünde hikayelerde ürpertici ve korkunç bir atmosfer oluşur. Her ne kadar tersi mümkün olsa da korku edebiyatı genellikle doğaüstüdür. Eserlerin ana korku temaları, toplumun daha büyük korkularının metaforunu simgeler.
Aslında korku edebiyatı türünün kökleri folklor ve dini geleneklere dayanır. Dünya üzerindeki bütün toplumların kafa yorduğu konulara; ölüme, ölümden sonraki hayata, kötülüğe, şeytani şeylere ve temanın insanda vücut bulmuş haline odaklanır. Bunlar hikâyelerde cadılar, vampirler, kurtadamlar ve hayaletler olarak betimlenmiştir.
18.yy gotik korkusu bu temalarını Horace Walpole’un Otranto Şatosu’ndan (1794) alır. Bu eser, saf gerçeklik yerine doğaüstü unsurların birleşimini sunan ilk eser olarak alınmaktadır. Gotik korkunun ilk romanı olan bu eser, Ann Radcliffe’in Sicilya’da Bir Aşk Hikayesi (1790), Udolf Hisarı (1794) ve İtalyan (1796) ve Matthew Lewis’in Şeytanın Gizli Yüzü (1797) eserlerine ilham kaynağı olmuştur. Bu çağın önemli sayıdaki gotik korku eserleri adeta kasvetli bir kalede kısılmış baş karakterin kadın olduğu tipik hikâyeler gibi kadınlar tarafından yazılmıştır ve kadın okuyuculara yönelik pazarlanmıştır.
18.yy’da gotik geleneği okuyucuların korku edebiyatı dediği türe evirildi. Günümüzde film ve sinemayla yankı uyandıran etkileyici eserlerin ve karakterlerin yaratılışları Mary Shelley’nin Frankenstein’ına (1818), Edgar Allan Poe’ya, Robert Louis Stevenson’un Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ına (1886), Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’ne (1890) ve Bram Stoker’ın Drakula’sına (1897) dayanır. Bu romanların ve hikayelerin her birinin sahnede ve perdede modern canlandırmaları, bilinen korku edebiyatının zamansız ikonlarını yaratmıştır.
18.yy’a girilmesiyle birlikte ucuz dergilerin yaygınlaşması korku edebiyatı yazımında bir fırlamaya neden oldu. All-Story Magazine gibi ana akım ucuz dergilere korku edebiyatında uzmanlaşmış olan yazarlarından birisi, genel temaları cinnet ve zulüm üzerinde yoğunlaşan Tom Robbins’ti. Sonrasında Weird Tales ve Unknown Words gibi özel yayınlar korku yazarlarına bir piyasa sağladı.
20.yy’ın başlarında etkileyici korku edebiyatı yazarları bu bağlamlarda akımlar oluşturmaya başladılar. Bu çağda, Özellikle bilim kurgu ve korkuyu birleştiren tür olan cosmic horror türünde verdiği zamansız eseri Cthulhu’nun Çağrısı’yla saygı duyulan korku edebiyatı yazarı H.P. Lovecraft ve hayalet hikayelerini yeniden şekillendiren M.R. James başı çekmektedir.
Erken sinema, korku edebiyatının pek çok açısından esinlenmiştir. Günümüze kadar devam etmiş olan korku ve gerilim filmlerinde korku edebiyatını temel alma geleneği biraz da böyle başlamıştır… Bunun yanında, Dennis Wheatley’nin Strange Conflict (1941), H.P. Lovecraft’ın Serin Hava (1925), Kubbede (1926) ve Yabancı (1926) gibi pek çok modern roman ilk yaşayan canlı tanımlarıyla adeta modern zombi hikayelerinin öncülerini oluşturur. Richard Matheson’un Ben Efsaneyim (1954) romanı ayrıca George A. Romero’nun apokaliptik zombi kurgusu filmlerinin simgesel türünün hepsini etkilemiştir.
Modern Korku Edebiyatı
Günümüz modern korku edebiyatı yazarlarından en tanınmışı Carrie, Cinnet, O, Sadist ve pek çok eserin yazarı olan Stephen King’dir. 1970’lerden başlayarak günümüze kadar, King’in hikayeleri ona 2003’te Ulusal Kitap Vakfı tarafından ödüle layık görülmesini sağlayacak kadar geniş bir okuyucu kitlesini etkilemeyi başarmıştır. Diğer modern korku edebiyatı yazarlarına baktığımızda Brian Humbley, James Herbert, Dean Koontz, Clive Barker, Ramsey Campell ve Peter Straub isimlerini görürüz.
Carrie Vaughn’dan kurtadam kurguları, urban fantasy türleri, Anne Rice’den erotik gotik kurguları ve R.L. Stine’den Goosebumps Serisi gibi eserlerden de görüleceği gibi modern edebiyatın en çok satan eserlerinin türleri korku edebiyatıyla bağlantılıdır. Korku türünün unsurları türün sınırlarından taşmaya devam etmekte. Terör gibi tarihi korku alternatif eseri kitapçı raflarında Aşk, Gurur ve Zombiler gibi melez türler yan yana durmakta. 2000’li yıllardan itibaren daha karmaşık modern çalışmalarda korku türü ana türlerden birisi olarak yerini korumaktadır.
Korku türünün en belirgin özelliklerinden birisi bir tepki yaratmasıdır; duygusal, psikolojik ya da fiziksel bir şekilde okuyucunun korkuyla bu tepkileri vermelerini sağlar. H.P. Lovecraft’ın korku türüyle ilgili en ünlü alıntılarından birisi şu şekildedir: İnsanlığın en temel ve en yüce duygusu korkudur ve bu korku da bilinmeyenin korkusudur. Tiksinme Unsurları adlı makalesinde modern dünyada korku hikayelerine insanlığın duygu gereksinimini şu şekilde ifade eder: Evrimsel mirasımızın eski ölüm kalım savaşı verme tepkisi her insanın hayatında bir kez de olsa büyük bir rol oynadı. Atalarımız bu şekilde yaşadı ve öldü. Sonra birisi mükemmel medeniyet oyununu yarattı ve olaylar yatışmaya başladı. Gelişme denilen şey bunu yerleşik topraklardan uzaklaştırdı. Savaş, suç ve diğer sosyal şiddet şekilleri medeniyetle beraber geldi ve insanlar birbirlerini avlamamaya başladı ama bu şekilde günlük yaşamın büyük bir kısmı dinginleşti. Tedirgin ve bir şeylerin eksik olduğu hissine kapıldık; sınırda yaşamanın heyecanının, avcı ve av arasındaki gerginliğin eksikliğini. Böylece uzun, karanlık geceler boyunca birbirimize hikayeler anlatmaya başladık, ışıklar azalınca içlerimizdeki gün ışığını kapatmak, korkutmak için elimizden gelenin en iyisini denedik. Adrenalin patlaması iyi hissettiriyordu. Kalbimiz çarpıyor, nefesimiz hızlanıyor ve kendimizi sınırda hissedebiliyorduk. Aynı zamanda korkunun bizi avucunun içine almasına da minnet duyuyorduk. Bazen hikâye şok etmeyi ve iğrendirmeyi hedefler ama en iyi korku kafesimizi tırmalamaya ve bizi oturduğumuz rahat yerimizden oynatmaya niyet eder. Bizi düşündürür, göz ardı etmek istediğimiz düşüncelerimizle yüzleşmeye zorlar ve her türlü önyargıya meydan okur. Korku bize dünyanın her zaman göründüğü kadar güvenli bir yer olmadığını hatırlatır ve beyin kaslarımızı çalıştırarak her an olabilecek şeylere karşı biraz temkinli olmamızı sağlar.”
İnsanın o kontrollü lunapark treni heyecanını arama isteğine benzer bir şekilde, modern dönemde okuyucular da heyecan hissiyatını yaşayabilmek için korku ve terör hislerini arıyor. Ancak korku edebiyatının okuyucuların göz ardı etmiş olabilecekleri her türlü önyargıyla yüzleşmek zorunda kalacakları düşünce ve imge yapılarıyla karşılaşmak için kendilerini zorlamak istedikleri bir sanat formu aradıkları bağlamlardan birisi olduğunu da ekliyor.
Noel Carroll’ın Philosophy of Horror eseri, korku edebiyatının canavarının düşmanının ya da daha ayrıntılı korku unsurunun modern bir parçasıdır. Korku unsuru onun için tehdit edicidir.
Gotik Edebiyata giriş: Korkuya karşı dehşet
Korku ve dehşetin arasındaki farkı belirtmeden gotik edebiyatla ilgili söylenecek hiçbir şey tam olmaz. Çünkü gotik edebiyat korkuyu, dehşeti ve gizemi o heybetli atmosferi oluşturmak için birleştirir. Günlük dilimizde “korku” ve “dehşet” kelimelerini sıklıkla kullanıyoruz ama tam olarak ikisinin arasındaki fark acaba nedir?
Çoğu zaman dehşet çok vahim bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunda hissedilen korku ve endişe olarak tanımlanır. Zihinsel olarak deneyimlediğimiz bir şeydir.
Korku ise bir şeyi sezinlemek yerine o şeye verilen tepkidir. Korku, daha fiziksel bir tepkidir. Neler olmuş olabileceğiyle ilgili korkarsın. Biraz önce yaşananlar ile ilgili korkarsın. Bulduğun ceset yüzünden korkarsın. Katilin sıradaki hedefinin sen olduğunu fark ettiğinde korkarsın. Gotik edebiyat yazarları dehşeti ve korkuyu harmanlarlar ama bazı yazarlar korkunun dehşete düşüren tarafını keşfetmişken diğer yazarlar dehşetin korkunç tarafını keşfetmişlerdir. Dehşetle birlikte bir gizem ve merak hissiyatı, belirsizlikten doğan bir endişe hissiyatı vardır ve bu duygular psikolojik olarak bireyin içinde hissedilir. Gotik korkuyla ise okuyucu deşilmiş cesetlerle, tecavüzle ve diğer tiksinti ve daha kuvvetli fiziksel tepki oluşturan şok edici olaylara maruz kalır. Günümüzde ikisinin arasındaki keskin çizgiyi modern korku filmlerinde görebiliyoruz, bazıları yoğun bir şekilde psikolojik gerilime odaklanırken (Altıncı His) diğerleri daha fiziksel korkuya odaklanır (Çığlık).
Stephen King korku ve dehşet bağlamına tiksinme kelimesini eklemiştir. “Tiksinmenin dehşete düşmenin bir parçası olduğunu düşünme eğilimindeyim ama King bu ikisi arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyuyor. King tiksinmeyi korku edebiyatında bulabileceğimiz “gore” olarak geçen kanlı ve bolca şiddet içeren anlar ve olaylar olarak tanımlıyor. Dehşetin aksine “gore” deneyimlenen korkuyla ilgili olmaksızın seyircide/okuyucuda uyandırılan tiksintiyi ifade ediyor: Dehşet duygusunu en güzel duygulardan birisi olarak görüyorum ve okuyucuyu dehşete düşürmeye çalışırım. Ama eğer okuyucuyu dehşete düşüremezsem bu sefer okuyucuyu şok etmeye, şok edemezsem de tiksindirmeye çalışırım. Bununla gurur duymuyorum da” diyor.
Ann Radcliffe de yazılarında benzer açıklamalar yapıyor: Dehşet ve korku birbirinden o kadar farklı ki. Dehşet insan ruhunu genişletip hayattaki üst seviye duyularını ortaya çıkarırken korku, insanı daraltır, buz kestirir ve neredeyse yok eder… Ve korkuyla dehşet arasındaki farkın nerede yattığı konusunda ise ilkinin yanında getirdiği belirsizlik ve şüphe hissiyatı ve ürkütücü kötüye karşı duyulan saygıda değil midir?
Bu, bir nevi kötüden korkmanın kötüden daha korkunç olması düşüncesidir. Dahası dehşet hissiyatı bir kişinin korktuğunda zihninin donup kaldığı an, deneyimleyemeyeceği şekilde ruhunuzu harekete geçirir ve bir nevi kişide aşkınlık yaratır. Son zamanlarda ülkemizde de popüler olan korku evlerini bizlere yüksek derecede ölüm kalım savaşı hissiyatı verirken aynı zamanda o anda yaşamayı zorunlu kıldığı ve bizi günlük hayatın dertlerinden uzaklaştırdığı için sevilir. Bu his, gotik edebiyatın yaşatmak için çabaladığı, seni başka şekilde hiçbir zaman deneyimleyemeyeceğin şeylere ulaştıran dehşet hissiyatı.
KAFASINA GÖRE DERGİ 19.SAYI’DAN ALINMIŞTIR.
