HANIMELİ SOKAĞI
Uzun bir aradan sonra memlekete döndüğüm günlerdeydi. Şehrin tepeye doğru giden ara sokaklarından birinde, yavaş yavaş yürüyerek yukarılara doğru çıkıyordum. Dar bir sokak, evlerin pencerelerinden sarkan, kapılardan taşan saksılar, çiçeklikler, sarmaşıklar, rengarenk çiçekleriyle mor dağlar ve yeşil ormanlara karşı küçük bir karnavalı andırıyordu. Hava çok sıcak değilse de yürüyüş yorgunluğu terleme ve susama olarak kendini gösteriyor, fakat yakınlarda herhangi bir çeşme de görünürde yok. Yolumun üzerindeki tek katlı ahşap bir evin bahçe kapısına yaklaşıp içeri baktığımda genç bir hanım kapıya yaklaşıyor. “Kızım, bana verebilecek bir bardak soğuk suyunuz var mı?” diyorum. Gelen soğuk sudan bir değil iki bardak içtikten sonra, çocukluk yıllarımızda içecek su getirdiğimizde yaşlıların bize söyledikleri ifadeyi uzun yaşamımda ilk defa olarak bu genç hanıma söylüyorum: “Su gibi aziz ol!” Genç kadın yiyecek bir şeyler ikram etmek istediyse de nazikâne müsade isteyerek yoluma devam ediyorum.
Şimdi dünya daha güzel ve daha anlamlı görünüyor gözüme. Birbirine karışan hafif sesler doğal bir senfoniyi yansıtırken, tabiatın sunduğu renk ve şekilleri izlemekte zorlanıyorum. Hemen hemen unuttuğum hoş bir esinti, bir hanımeli kokusu, beni yavaşlatıyor. Bizim nesilden olup da ister köyde ister kasabada isterse şehirde büyümüş olsun, çoğu ahşap ya da kâgir evlerin bahçe çitlerinde, kapıların yakınında sarmaşıklar ve diğer çiçekler arasında akşam saatlerine doğru hanımeli kokusunu duymayan kaç kişi vardır. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızdan, artık çoğunu yitirdiğimiz bir yaşam kültüründen zamanımıza ulaşan esintiler adeta şaçlarımızı okşuyor.
Yol izlenimlerimi bir anlatıya dönüştürmeyi düşündüğüm sıralarda, birkaçı dışında henüz okuma fırsatı bulamadığım öykü yazarlarımızı okumaya çalışıyordum. Yayınlandığı kitaba da adını veren, tanınmış bir öykücümüzün musiki ile yoğrulmuş, şiirle damıtılmış bir öyküsü beni alıp yeniden o renkli rayihalı sokaklara sürüklediğinde*, o mütevazi Anadolu kentindeki sokağı bir anlatıyla öyküleştirmek istedim. Yapılan müteaddit denemeler başarılı olamayınca öykü taslağı öksüz bir çocuk gibi çalışma masamın alt çekmecelerinden birine atılıvermiş, uzunca bir süre de unutulup gitmişti. Bir gün tesadüfen elime geçtiğinde, anlatıyı yeniden ele alarak nasıl düzeltip okunur hale getirebileceğim üzerine kafa yoruyordum ki öyküyü yeniden şekillendirmek, bazı ayrıntıları gözden geçirmek ve yaşayan bir anlatı olması düşüncesiyle gelecek yıl aynı mevsimde o sokağı tekrar ziyaret etmeye karar verdim.
Vakit erişmiş, bahar günleri ılık esintilerle eski güzel günleri hatırlatarak hüzün ve mutlulukları da beraberinde getirmişti. Ben de Anadolu’ya açılmış, kenti ziyaret etmiş, henüz adını bilmediğim, kendi verdiğim isimle, hanımeli sokağına tırmanıyordum. Uzaktan ve yakından çiçek tozlarını, kokularını, orman ağaçlarının aromatik nefeslerini taşıyan hafif bir rüzgâr sokağı okşayarak geçip gidiyor. Yol dikleşiyor, yürüyüş hızı yavaşlıyor, hafif terlemeye başlıyorum. Yolumun üzerinde bir bahçe kapısı aralanıyor, bir hanım, oldukça genç, “İçeri buyrun, biraz dinlenin.” diyerek beni bahçeye davet ediyor. Bu kapı bana geçen yıl açılan ve su ikram edilen kapı değil mi? Artık tesadüflere de inanmaya başlıyorum galiba. Bu manevi iklimde, büyük velilerin yetiştiği bu topraklarda tesadüflerin, mucizelerin gerçeklere dönüştüğünü görmek bizi şaşırtmamalı. “Teşekkür ederim, sizleri rahatsız etmeyeyim.” desem de hanımın “Lütfen buyrun, bir soğuk suyumuzu içersiniz. Çayımız da hazır, vaktiniz varsa birlikte içeriz.” şeklindeki ricasını reddedemiyorum. “Geçen yıl bana su ikram etmiştiniz, hatırladınız mı?” Hanım şaşırıyor ve biraz düşündükten sonra “O kız kardeşimdi. Artık kendisi burada değil. Sizi yukarı doğru yürürken gördüğümde bir kaç yıl önce kaybettiğimiz babamı görüyor gibi oldum. Teşekkür ederim, bizi kırmadınız, geldiniz.”
*Çiçekli Dağ Sokağı, Zeyyat Selimoğlu, Eksik Parça Y., 2019 İstanbul.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
