GÜNÜN GERİ KALANI
“Sen işleri her zaman geciktirir son ana bırakırsın. Daha önce gitmeliydik. Bu saatte oralara mı gidilir?” diyen eşime “Endişelenme, akşama daha üç saat var. İşimiz yarım saat sürmez.” diye cevap veriyorum. Yağmur yağdı yağacak, gittikçe kararan gökyüzü, oldukça güçlü esen soğuk rüzgâr hiç de olumlu işaret vermiyordu biz ziyaretçilere. Şehrin dış kesimlerinde bahçe içinde eski, belki 150 yıllık, ahşap bir evi görmeye gidiyorduk. Çocukluğumdan beri eski, oturulmayan, hatta yıkılmak üzere olan büyükçe ahşap evlere ilgi duymuş, mümkün olduğunda içeri girerek odaları dolaşıp bırakılan eşyalara göz atmışımdır. Çocukluk ve ilk gençliğimde bu yüzden sık sık annemin ikazları ve azarlarıyla karşılaşırdım. “O ev tekinsizdir. Bir daha oraya sakın gitme, başına bir şey gelir!”
Bir süre önce bir tanıdık beni arayarak “Yakınımızda aradığın nitelikte eski ahşap bir ev var. Vakit geçirmeden git gör. Sanırım fiyatı da uygun. İster restore edersin istersen evin ahşap kısımlarını kullanarak yeniden yaptırırsın. O ev için tekinsiz diyorlar fakat senin öyle şeylere inanmadığını bildiğim için sana haber vereyim dedim.” şeklinde bilgi vermişti. Vakit kaybetmemiş, sahiplerini arayarak evi gözden geçirmek için randevu da almıştı.
O gün sabahtan başlayan birtakım aksilikler, gereksiz ziyaretçiler saatlerimizi almış, biz de ancak ikindi vakti hazır olabilmiştik. Yavaş yavaş başlayan yağmur hızlanıyor, göğü yırtan şimşekleri şiddetli gök gürültüleri izliyordu. Yolumuz çok uzamadan evin önüne geldik. Açık bahçe kapısından içeri girip otomobili evin önündeki açıklığın kenarında park ettim. Üç katlı metruk ahşap ev pencerelerindeki güneşlikleriyle bize ama gibi bakıyor, hiç de olumlu bir görünüm vermiyordu. Şiddetli yağış nedeniyle neredeyse akşam karanlığına bürünen havada yanan ışıklardan ev sahiplerinin bu binada değil de yandaki müştemilatta oturmakta oldukları anlaşıldığında oradan bir kapı açılıyor, bahçedeki koşturmalarımızı gören ev sahibi hanım hemen bizi içeri buyur ediyor. Ev sahibinin gripten mütevellit yatakta olduğunu öğrendiğimizde böyle bir ziyaret için geciktiğimizi, bir başka sefer gelmek üzere geri dönüp gitmek istediğimizi belirtiyoruz. Hanım vaktin her zaman uygun olduğunu, birkaç dakikalığına içeri girip biraz dinlenmemizi öneriyor. Biz de gecikmeden binaya geçerek dolaşmak istediğimizi söylediğimizde el lambamıza ilaveten ev sahibi hanımın bize verdiği el fenerini de alarak ana binaya geçiyoruz.
Birimizde el lambası, diğerimizde eski bir fener eşimle çatı katını dolaşıyoruz. Sık sık çakan şimşekler, binada titreşim yapacak şiddette gök gürültüleri, özellikle üst katlarda rüzgârın neden olduğu uğultular, çığlıklar ve iniltilerle bir Hitchcock atmosferine girdiğimizin farkındaydık. Bastıkça tahtalar gıcırdıyor, gecenin sessizliğinde ürpertici sesler evin boşluklarında çınlayarak dağılırken beni izleyen eşim zaman zaman korkuyla koluma sımsıkı sarılıyor. Arkamdan aniden gelen gürültüyü izleyen çığlıklar üzerine geri döndüğümde merdivenin üst basamaklarına yanlış basan eşimin bir alt katın sahanlığına kadar kayarak indiğini görüyorum. Aniden o tarafa yönelip birkaç adım atar atmaz merdivenden yuvarlanarak kendimi de orta katın sahanlığında buluyorum. Kalkıp eşime bakmak istiyorum, fakat kıpırdanmam mümkün değil; her tarafım dökülüyor, ağrımayan sızlamayan bir yerim yok. Benden iyi durumda olan ve yardım için yanıma gelen eşimin tuttuğu el lambası zarar görmemiş, benim fenerin kırıkları ise merdivenlere ve sahanlığa dağılmış durumda. Bir süre yerde kaldıktan sonra toparlanarak yavaş yavaş ayağa kalkıyor, yürüyebilecek durumda olduğumu anlayınca tırabzanlara tutunarak eşimin de desteğiyle tekrar üst kata çıkıyoruz.
Belimi tutarak yavaş hareketlerle salon gibi bir odaya giriyorum. Değişik yerlere konulan vazo benzeri büyük seramik kaplar, gerili iplere asılı rengarenk bezler, yüksek sehpalarda tütsü kapları, köşelerde şamdanlar, birkaç eski sandık, duvarlara asılı büyük örtüler odada garip bir dekor oluşturuyordu. Bu görünümün bana Ömer Seyfettin’in çok sevdiğim Gizli Mabet öyküsünü anımsatmaması düşünülemezdi. İyi Halde Olsunlar umarım burayı sık sık ziyaret etmiyorlardır diye düşünüyorum. Sandıkları açıp içine bakmak arzusu tuhaf bir tedirginliğin gölgesinde kalıyor. Merakıma yenilip birini açtığımda seccade, birkaç hanım kıyafeti, örtüler ve iç çamaşırı bulunan sandıktan küçük paketlerde muhafaza edilen Hint tipi kokuların eser halde de olsa çevreye yayıldığını fark ediyorum. Bir de tütsü yakılsaydı odadaki atmosferin nasıl olacağını düşünün. Mekânı boydan boya geçen birkaç ışık huzmesi duvarlarda ve tavanda dolaşarak kaybolurken eşim korkuyla bana sokuluyor. Çatı katını süratle terk ederek, tabii ki dikkatlice, orta kata iniyoruz
Orta katın bu binada asıl oturulan mekân olduğu anlaşılıyordu. İlk girdiğim ya çalışma odası ya da oturma odası olup içinde insanın nefesini kesecek nitelikte bir kitaplık ile antika olabilecek özellikte metal ve cam biblolar ile eşyalar bulunmaktaydı. Günlerce inceleyerek elden geçirebileceğim kitaplığa üstünkörü bir göz atıp odadan ayrılıyorum. Bir zamanlar klasik tarzda döşendiği ve dekore edildiği anlaşılan mutfak ve yemek odasında önceleri büyük odunların yakıldığı tahmin edilen büyük bir ocak vardı. Bazıları duvarlarda asılı bazıları ise raflara yerleştirilmiş çok sayıda kap-kacak görülüyordu. Ocağın üst tarafında önce ne olduğunu anlamadığım baca kilidinin kolunu kendime doğru çektiğimde adeta bir heyelan gibi kapalı bacada yıllardır biriken toz, kül ve kurum odayı doldurdu. Adeta tozdan görünmez olduğumuz göz gözü görmeyen odadan güç bela kendimizi dışarı atıp bir süre nefeslendikten sonra bitişik odaya geçiyoruz. İkimizin de aniden yakalandığı şiddetli bir öksürük akciğerlerin yılların birikimi olan toz, kül ve serpintilerden pek de kolay temizlenemeyeceğini gösteriyordu. İki oda sonra girdiğimiz yatak odası ya da eski tabirle yüklük odası olduğunu düşündüğüm odanın yan duvarındaki büyük dolabı merak saikiyle açıp bakmak istediğimde rafları ağzına kadar dolduran cam, metal ve porselen eşyaların odun zararlılarının yıllarca süren faaliyetleri sonucu tüm direncini yitirmiş raflardan aşağıya büyük bir gürültüyle yerlere saçılıp, birçoğu kırılıp dökülerek, odanın ortasına kadar dağıldıklarını gördüğümüzde hızla odadan ayrılıp eşime hemen arabaya geçmemizi, evde daha fazla dolaşarak yeni aksiliklerle karşılaşmaya niyetim olmadığını söylüyorum. Evden süratle ayrılarak yandaki küçük konutun kapısını vuruyoruz. Ev sahibi hanımın “Biraz daha kalamaz mıydınız? Çayımız hazır, birlikte içerdik.” teklifini nazikçe reddederek nezaketleri için teşekkür edip, aceleyle vedalaşıp binadan ayrılıyoruz.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında otomobile doğru koşarken, kenardaki kısa ıslak çimenlere basar basmaz eşimin ayağı kayıyor ve hendekteki çamurlu suya boydan boya uzanıyor. Eşimi çamurlu sudan kaldırarak otomobile geçinceye kadar sırılsıklam oluyoruz. Böylece, haklı olarak, tüm kızgınlığını üzerime boşaltmak için eşimin eline ne güzel bir fırsat geçmiş olduğunu tahmin edersiniz. “Mübarek insanlar, sanki biz yaşayanlara tüm olumsuzlukları bırakarak gitmişler!” diye söylenerek eşimin pek de kolay yatışmayan yüksek oktavdan çıkışmaları altında motoru çalıştırıp oradan ayrılıyoruz.
Birkaç yıl sonra, oradan geçenler eski ahşap evin yerinde yeni bir ahşap yapı göreceklerdir.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
