HAZİNE AVI
Çocukluktan beri birçoğumuzun ya çevremizden duyduğumuz ya da okuduğumuz kitaplardan kaynaklanan, hazine fantezileri vardır. Çoğu kişi bu konuya safsata olarak bakar, ciddiye almazken, hazine peşinde ömrünü ve servetini tüketen hayalperestlere de rastlanır. Aşağıda anlatacağım olay yaşamımda önemli bir yeri olan hazine maceramın kısa bir öyküsüdür.
Bir yaz, okul tatilinde köyde bulunduğum bir öğleden sonra ninem bana “Hele sen yanıma gel, sana anlatacaklarım var.” dediğinde bana önemli bir şeyler aktarılacağı düşüncesiyle gururum okşanmıştı. Hikâye şuydu: Yıllar yıllarca önce yörenin en tanınmış ailesinde bir gece büyükbaba ölür. Cenazenin defni için hazırlık yapıldığı sırada köyler eşkıyaların baskınına uğrar. Tüm ziynetlerini ve altınlarını evin erkeklerine bırakan köylüler cenazeyi defnetmeden uzaklaşıp giderken cenazeyi ve ziynetleri alan oğullar da süratle evden çıkarak gözden kaybolurlar. Ahırda birikmiş hayvan gübrelerinin arkasına saklanan genç bir kızdan başka ne evde kalanlar ne de gizlice eve dönen kardeşlerden hiçbiri kendini eşkıyalardan kurtaramaz. Cenazenin nerede defnedildiğini, altın ve ziynetlerin nerede gömüldüğünü bilen kimse kalmamıştır. Genç kız uzun süre konuşamaz. Yıllar sonra ölmeden önce bu olayı sadece en büyük kızına anlatır, o da kızına anlatır ve böylece nesilden nesle aktarılan bu trajedi günümüze kadar gelir. “Yavrum, ben ne babana ne de amcalarına güveniyorum; onlar bu işi yüzüne gözüne bulaştırırlar. Bu sırrı anlatacak kızım da yok. Bu iş sana emanet.” demişti büyükannem.
Yıllar uçup giderken, büyükannemin önceleri ciddiye almadığım sözleri derinden derine olgunlaşmaya başlamıştı. Bu arada ninem ölmüş, köydeki evimizde de kimse kalmamıştı. Hepimiz için uygun bir yaz döneminde tatil bahanesiyle ailemi de alarak köye kadar uzanıp hazine işini ayrıntılarıyla ele almaya karar verdim. Ev her ne kadar metruk ise de oturulabilecek vaziyetteydi. Çevreyi incelemek bahanesiyle başta eve yakın araziler olmak üzere ağaçlıklar, korular, ırmağın eve yakın olan kısımları, evin civarındaki ahır, ambar ve samanlıklar, bahçedeki sayvanı gözden geçirdim. Az sayıdaki insanın cesedi uzağa götürmesi mümkün olamayacağı gibi herkesin görebileceği bir yere defnedilmesi de düşünülemezdi. Altın ve ziynetlerin cenaze ile birlikte mi mezara konulduğu, yoksa ayrı bir yerde mi saklandığı bir diğer muamma idi. O endişe ve karmaşa esnasında onları saklamak için ayrı bir yer bulmaya çalışmak düşüncesi pek akla yakın değildi. Yaklaşık 200 yıl önceki bir mezar yerini bulmak imkânsız değilse de samanlıkta iğne aramak gibi çok zor bir görevle karşı karşıya idim. Bir şeyler bulabileceğimi tahmin ettiğim birkaç yerde küçük kazılar yaparken beni görenlere su bulabileceğim umudunda olduğunu belirtiyordum.
Çocuklar ve eşim evi ve çevreyi çok sevdiler ve yaz boyu oradan ayrılmadılar. Okullar açıldıktan sonra da kış soğuklarına kadar her hafta sonu köye gidiyorduk. Evdekiler sık sık civarda dolaşarak bir şeyler arar gibi dolaşmamı yadırgadılarsa da önemli bulmayıp herhangi bir şey sormadılar, fakat gene de davranışlarımda bazı tuhaflıkların gözlerinden kaçmadığına emindim. Kış geçip de bahar bütün haşmetiyle göründüğünde tadına doyum olmayacak bir görünüm, insanı canlandıran muhteşem bir hava, ab-ı-hayat diyebileceğimiz kadar içimi hoş sularla öylesine mest olmuştum ki bıraksalar ömür boyu buralardan ayrılmayabilirdim. Tarla ve bahçe işlerinde civar köylerden ücretle tuttuğum birkaç köylü çalışıyordu.
Tüm bu işler ve koşuşturmaların beni ziyadesiyle meşgul etmesine, bazen buraya niçin geldiğimi unutur gibi olmama karşın, gene de arayışlarıma ara vermeden devam ediyor, her gün değişik yerlere giderek, kuytu köşelere bakıyor, ağaçların altını yokluyor, çevredeki yapıların zeminlerini kontrol edip etrafta farklı bir oluşum olup olmadığını inceliyordum. Kimi zaman samanlığın arka tarafındaki bir çukurluk dikkatimi çekiyor, bazen ahırda kımıldayan zemin tahtası şüphe uyandırıyor, bazen de hazinenin korudaki ağaçların arasında bir yerde olduğunu, başka yerlere bakmanın anlamsız olduğunu düşünüyordum. Bir defasında, ambarların yukarısında eski bir mezar çöküntüsüne benzeyen bir yer bulduğumda yaklaşık bir ay süren bir kazı işinden de sonuç alamadım. Artık bu işin beni yorduğunu ciddi sıkıntılar vermeye başladığını anladığımda bile bu işten vazgeçmeyi aklımın köşesinden geçirmiyordum.
Bahçemizde yetişen sebze ve meyvelerin tadına doyum olmuyor, köyden getirdiklerimizden tanıdıklara ve komşulara da veriyorduk. Köye ziyaretimize gelen dostlarımızdan biri bu köyü çok sevdiğini, uygun bir arazi bulabilirse ev yaptırarak burada yaşayacağını söylediğinde arazilerimizden bir parçayı kendisine satmaya karar verdim. Paranın bir kısmı evin restorasyonunda, diğer yapıların bakımında, su kanalları ve çeşmenin yenilenmesinde kullanılırken, işlenmeyen büyük bir tarla ile evin arkasındaki bahçe de işlenmeye başlandı. Birkaç yıl sonra tahıl, sebze ve meyve gelirlerimiz azımsanmayacak düzeyde idi.
Hazine kendisi ile birlikte tüm umutlarımı, yıllarımı ve yaşam enerjimin önemli bir kısmını da aldı götürdü benden. Fakat, bu arada, hayatımıza yeni bir heyecan, yaşam sevgisi gelmiş, hayallerimizdeki doğal hayata, güzel bir çiftlik ve yeni bir gelir kaynağına ulaşmıştık. Hazine, sanırım, bir yerlerde kendisine rastlayacak şanslı kişiyi beklerken hala rüyalarımda gömülerin peşindeyim. Ben de geleneğe uyarak, bu sırrı bir gün en büyük çocuğum olan kızıma bırakacağım.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
