UZAK MÜZİK
“Söylenen şarkıyı işitmeye çalışarak ve karısına bakarak holün karanlık köşesinde durdu. Bir şeyin simgesiymiş gibi bir zarafet ve bir esrar vardı karısının duruşunda. Yarı karanlık bir merdivende duran ve uzaktan gelen bir müziği dinleyen kadın neyin simgesi olabilir diye düşündü. Ressam olsa onun o duruşuyla resmini yapardı… ‘Uzaktan Müzik’ koyardı tablonun adını.”*
Gerekli gereksiz bir sürü malzeme ve kağıtlarla dolu çalışma masasının çekmecesini ayıklıyor, işe yaramayanları çöp kutusuna atıyordu. Üst üste konmuş bir kâğıt demetini aralarken içinde fotoğraflar olan sararmış bir zarf gözüne çarptı. Ömür boyu hiçbir zaman fotoğrafa özel bir ilgisi olmamış ne bir fotoğraf çekmiş ne de yanındakiler istemedikçe fotoğraf çektirmişti. Çekilenler zarflara konularak çekmecelere atılırdı. Daha sonraları ise fotoğraflarla eşi ilgilenir, albümlere yerleştirir, zaman zaman onları gözden geçirirdi.
Zarfta evliliğinin ilk dönemlerinden fotoğraflar vardı. Eşi ile bir ve yedi yaşlarındaki çocuklarını gösteren fotoğraf dikkatini çekti. Güneşli bir bahar günü; muhtemelen bir hafta sonu, annelerinin ördüğü süveter ve yelekleri giyinmiş olarak annelerinin yanında diz boyu otlar ve çiçekler içinde gözlerinde neşe kıvılcımları ve mutluluk yansıması ile adeta fotoğrafın dışına taşıyorlardı. Fotoğrafa dikkatle baktığında, eşinin dalgalı saçları, gülümseyen gözlerindeki sıcak bakışları, ince ve zarif duruşuyla “Ne kadar mutluyuz, görüyor musunuz?” dediğini duyar gibi oldu.
İnsanın yaşamında ancak birkaç kez karşılaşabileceği böyle bir mutluluk anında kendisi yoktu. Kendisi fotoğrafı çekmediğine göre, bu tatil günü nerede olabilirdi? O yıllarda yalnız başına il dışı yolculuklara da çıkmazdı. O halde çok önemli işleri olmalıydı ki fotoğraf çekilirken bulunamamıştı. Belki okuyor ve belirli bir bölümü bitirmeye çalışıyordu. Hafta içinde eksik kalan çalışmaları tamamlamak için büroya gitmiş olabilirdi, ya da arkadaşlarıyla bir oyun partisindeydi. Şu anda o günü ve o anı hiç hatırlamıyordu. Fakat eşinin sıcak bakışları, çocukların cıvıltıları dün gibi tüm canlılığıyla gözünün önündeydi. Yaşam boyu belki de paha biçilmeyecek değerde güzellikler, “Dur, geçme!” diyebileceğimiz anlar farkına varılmadan geçip gitmişti. İşte o anlardan biri yakalanarak bir fotoğraf karesinde kayda geçmiş önünde duruyordu.
Sonraki yıllar. Çocukların okul dönemleri, eşinin mesleki uğraşları ve kendisinin başarılı çalışma yıllarıyla evlilik yaşamında zaman zaman ortaya çıkan problemler, kısa ve uzun süreli küskünlükler birlikte gidiyordu. Bir gülümseyişin, sevgi dolu bir sözün çözebileceği problemler düğümlenip kalıyor, güneşli bahar günleri yerine aile yuvasında bulutlar dolaşıyordu. Yuva dağılmıyor, fakat mutluluk bahçe duvarını aşıp içeri giremiyor, genç evliler yalnızlıkları ve kederleri içinde yaşamın gülümseyen bakışlarından uzaktı…
Zaman birçok şeyin ilacı olduğu gibi evliliğin daha sonraki yıllarında etkisini gösteriyor. Yaşam mücadelesi pek çok problemi silip süpürürken iş ve çalışma hayatı öne geçiyor, başarı tek kriter oluyor. Küçük sorunlar ciddiye alınmıyor, çocuklar yaşamın ortak bileşenleri olarak yuvanın dengesine katkıda bulunuyorlar, rutin evlilik yılları kalıcı hale geliyor. Fakat coşkulu o ilk evlilik yılları nerede? Şimdi sadece ortak bir yaşam sürüyorlar ve bütçeyi denk getirip yaşamı sürdürmeye çalışıyorlardı.
Zarfı açarak fotoğrafa tekrar baktı. Eşi hala gülümsüyor, çocuklar ise mutluluk içindeler. Evliliğin ilk yılından bir başka karede eşiyle el ele tutuşup ağaçlı bir yolda yürürken görülüyorlar. “Kırk yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra şimdi bunların ne anlamı var?” diye düşündü. “Zamanı geri getiremediğimiz gibi kendimiz de o günlere dönemeyiz artık. Ne kadar istesek zamanın acımasız değişiminden kurtulamıyoruz, iyi niyetler, güzel düşünceler yozlaşıp bozuluyor.” Mutluluğu bulmak, yaşamın gerçeklerine ulaşmak zaman zaman yakalayabilecek gibi olduğu, aslında hiçbir zaman yaklaşamadığı şeylerdi. Büyük gerçeklerin peşinde koşarken yaşamın özü olan mucizevi anları birer birer kaçırmış şimdi hayatın kısır döngüsüyle didişiyordu. Karşılaşabileceği en güzel anlar kayda geçerken kendisi hep karenin dışında kalmış ailenin mutluluk resminde yer almamıştı. Mutluluk hayallerde kalmış, kendisi de uzaklarda bir yerlerdeydi.
Kızını aradı. “Bu akşam annenle birlikte güzel bir yerde yemek yiyeceğiz. Bir bak bakalım. Gerekirse rezervasyon yaptır. Akşam yemekte annene takdim etmek üzere benim için bir hediye almanı da istiyorum. Sen daha iyi seçim yaparsın. Fiyatı önemli değil, yeter ki annene yaraşır olsun.” Kızı şaşkınlıkla sordu. “Baba, bu gün annem için özel bir gün değil ki. Niçin buna gerek gördün?” Söyleyeceği sözler son derece duygusaldı. “Kızım, heba olan bunca yıllardan sonra artık her günümüz özel, her anımız değerli. Hayat bize değil, artık biz ona güler yüzle bakacağız.”
*Joyce, J., Ölüler / Dublinliler, Çev. M. Belge, İletişim Y, 2017 İstanbul, s. 245.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
