MODERN RESİM
Bir pazartesi sabahı henüz uyku mahmurluğunu üzerimizden atamadığımız ilk derste öğretmenimizin “Önümüzdeki hafta hepiniz evde yaptığınız birer modern resimle derse geleceksiniz.” sözü hepimizi şaşırtmıştı. İlk derslerimizden beri resim öğretmeninin değişik kişiliğinin farkında olduğumuzdan kendimizi hemen toparlayarak ödevimiz üzerinde düşünmeye ve tartışmaya başladık. İlk gençliğimizin hayaller dolu dünyasında çizgiler ve renkler uçuşurken, bazen boyalarla, çoğunlukla çizgilerle mücadele eder, fırsat bulursak atölyedeki büyük boy resimli kitaplara bakardık. Sulu boya tekniğini seviyor, arada kara kalem de çalışıyorduk. O günlerden bugünlere, nedenini pek anlayamasam da, Cesanne adı belleğimin derinliklerinden zaman zaman bir görünür bir kaybolur.
Bazılarımız karmaşık çizgi ve renklerden oluşan bir sonbahar manzarası hazırlarken, kimimiz de modern olabileceği düşüncesiyle büyük parçalardan oluşan resimler yapmıştık. Ödevlerimizi teslim ettiğimizde arkadaşlarımızdan birkaçı “Fena değil” ifadesi ile moral bulmuşlarsa da çoğumuzun konuşacak hali yoktu. Yalnız kız arkadaşlarımızdan üçünün yaptığı resimler daha önceki resim çalışmalarında olduğu gibi öğretmenin övgüsüne mazhar olmuş ve hepimizin dikkati onlara çevrilmişti. Ders biter bitmez hepimiz resimlerine bakmak için kızların etrafını çevirdik.
Yeni ödevler aldığımız zaman, bazen dersten önce kızlardan birine bizim için bir şeyler çizmesini rica ediyor, geri kalanını biz tamamlayarak öyle derse giriyorduk. Resimden başka diğer güzel şeyler olduğuna gözlerimi açan yine bu arkadaşlarımız olmuştu. Ders dışı tüm zamanımı Jules Verne okuyarak geçirdiğim bir dönemde onlardan birinin elinde gördüğüm küçük boy ince bir kitaba bakmak istediğimde, istersem bana okumak için verebileceğini söylemişti. İsmini bile duymadığım bir batılı yazarın eseri olan bu kitabın adı, Pastoral Senfoni*, ilgimi çekmiş, ben de bu şekilde gerçek edebiyata ilk adımımı atmıştım.
Bir dönem, yıl sonu okul sergisinde görünmek arzusuyla kız arkadaşlara da danışarak resimler yapıyordum. Fakat henüz öğretmenin beğendiği bir örnek çıkmamıştı. Jules Verne’nin Afrika Ormanlarında isimli eserini okuduğum bir gün, kitapta gördüğüm tropik orman gravürlerinden biri ilgimi çekmiş ve o resmi aynen kopyalamaya karar vermiştim. Arkadaşlarımın da son derece başarılı bulduğu resmi verdiğim zaman öğretmen “Sen hep Jules Verne romanlarındaki gibi hayali konuları işliyorsun. Manzaranın aynen resmini yapacağına fotoğrafını çekmek daha zahmetsiz olmaz mı? Resimde senden bir şeyler olmalı.” demişti. Yakınımda olanlar donup kaldığımı farketmişlerdir. Çünkü öğretmenimizin affetmediği iki şey vardı: Kopyaladığı ya da başkasına yaptırdığı resmi kendi eseri gibi sunmak. Adeta kanım çekilmiş tek kelime konuşamaz haldeydim. Kendimi toparlayıp herşeyi itiraf etmek üzereydim ki öğretmen diğer öğrencilerin ödevlerine bakmak için yanımdan ayrıldı.
Bir gün öğretmenimiz bizleri Halk Eğitim Merkezi’ne film izlemeye götürdü. Film Avrupa ülkelerinde çeşitli tarihi yapılar, özellikle şatoları tanıtan bir belgeseldi. Bazı arkadaşlar ana salonların birinde dolaşırken bizden farklı bir koridora saparak değişik salonlar ve geçitler arasında kaybolup gitmişlerdi. Yorucu koşturmacalarımız ve endişelerimizin sonunda, şato görevlilerinin de yardımıyla, kendilerine ulaştığımızda hepsini de şatonun büyük mutfağında bir şeyler atıştırırken bulmuştuk. Hayaller her zaman güzeldir. “Nerde bıldır yağan kar şimdi?” sözünü hatırlatırcasına günlerce devam eden kar yağışının ardından gelen güneşli bir günde öğretmen “Bugün de sizinle isterseniz kış manzaraları izleyelim.” önerisinde bulundu. Memnuniyetle kabul ettik. Halk Eğitim’de bu sefer harika kış ve kar manzaralarıyla yüklü, bizim için bir ilk olan, slayt sunumuyla karşılaştığımızda keyfimize diyecek yoktu. Kar kış alışık olduğumuz bir şeydi, fakat burada çok farklı görünümler karşısındaydık. Yeni yağmış karın derin sessizliğinde eriyip silinen solgun ışınların akışıyla kendimizden geçmiştik. Bazen de şehrin eski dar sokaklarında dolaşıyor ilginç görüntüler bulmaya çalışıyorduk.
Sonrası. Üçüncü yıldan sonra üç kız arkadaşımız artık aramızda değildi. İkisi babalarının tayini nedeniyle başka yerlere gitmişler, üçüncü arkadaşımız ise öğretmenlik eğitimine yönelmişti. Bazen modern resimler yapmaya çalışıyorsak da, onların olmadığı resim derslerimiz artık bize eskisi kadar ilginç gelmiyordu. Anadolu taşrasında çağdaş sanatın zirvelerini bizlere tanıtmaya çalışan bu idealist öğretmenin sadece bir resim öğretmeni olmayıp ülkemizin yetiştirdiği değerli ressamlarımızdan biri olduğunu, çok sonraları eserlerini devlet müzesinde ve çağımız Türk ressamları için hazırlanan bir kitapta gördüğümde anlayacaktım. İlk gözüme çarpan tablolar arasında suluboya kar manzaraları göze çarpıyordu. Öğretmenim hâlâ sıhhatli bir yaşam sürüyor ve resim sanatına ilgi duyan öğrencilere ders veriyor.
“Bütün insanlık tüm güzellikler ve olanaklarla dolu sonsuzluktur.”** diyen ne güzel söylemiş.
Bana gelince, aramızda kalsın, modern resim benim için hala bir muamma.
*Gide, A., Pastoral Senfoni, Varlık Y.
**Bernhard, T., Yok Etme, Çev.: S. Duru, Yapı Kredi Yay., 2016 İstanbul, s. 24.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
