ÇİZGİLER YOKSA OYUN DA YOK
Şarkılar biriktirdiğiniz playlistiniz, fotoğraflar, mektuplar ve notlar biriktirdiğiniz bir kutunuz, bilgileri kaydettiğiniz not defterleriniz, altını çizdiğiniz cümlelerin bulunduğu kitaplar, hatırası olan irili ufaklı eşyalar, zihninizin katmanlarına gömdüğünüz anılar harcanmayacak, herhangi bir şeye çevrilemeyecek, sadece olduğu gibi biriktirilecek şeylerdir. Bununla birlikte, hepsinin değeri zamanla iniş gösterip yaşantılarla tekrar yükselir ama bu kur değişikliği sadece yaşantılarınıza bağlıdır. Siz istedikçe bu değer artar ya da azalır. Birikimlerinizi yatırdığınız tek şey şu an ve gelecek. Biriktirmenin tatlı kaybetme korkusu sizi ara ara yoklayacak. Bazen karmaşalar karşısında istemsizce, birilerinin duyguları ve düşünceleri arasında onları diri tutmaya çalışıp, kendi yarattığınız değerin kaybolmaması için direneceksiniz. Bazen birkaçını çıkarıp rakı masasında mezelerin arasına, bardaklarınızın ovaline, kırık bir tebessümün tam kırılan yerine iliştireceksiniz. Bazen cebinizde bir şeylerin arasından çıkacak, “Aa bu burada mıydı? “ diyeceksiniz. Unutulmuş bir eşyanın zahmetsizce bulunmasının gülümseyişi ve şansın sizinle gülüşüp oynaştığının kanıtı gibi apansız belirecek. Tüm biriktiriciler gibi biriktirdiklerinize bir anlam bulacaksınız. O anlamı kucaklamak size iyi gelecek. O anlamın peşinden koşmak, bir çocuğun uçurtmayı havalandırıp yine de ipi bırakmayışı gibi, hem sahip olmak hem azat edebilmek coşkusuyla hızlanmak, başınızı döndürecek.
Diyelim ki bir yangın çıktı, velev ki o en sevdiğiniz şarkının nakaratı yanıyor, melodisi ezberinizde bile küle dönmüş. Bir rüzgâr çıkmış, öyle bir rüzgâr ki nefesi en bulunmayacak şeylerin arkasına sürükledi o senelerce biriktirdiğiniz notları, sayfa sayfa, satır satır… Arasanız bulunur kimi, kimi sobe dedi çoktan, kimininse yok bir izi… Kitapların arasındaki cümleler harf harf eriyip aktı başka cümlelerin boşluklarına, hatıralarınız zihninizde gömüldüğü yerde çürüdü. Eşyalar bir antikacı vitrininde konuk olmak istiyor artık, bir yabancının göstermelik koleksiyonunun içinde, belki bir sağanağın oluşturduğu nehirde el sallıyorsunuz ardından. Şimdi çırılçıplak bir “ben” olarak kaldınız. Sevgili biriktirici biliyorum kanıyorsunuz. Hayatın proteininine güvenme zamanı. Hayatın proteini baştan yapacak ve onaracak sizi. Öyle örtmüştünüz üstünüzü, doldurmuştunuz içinizi dışınızı tıka basa biriktirdiklerinizle. Bu çırılçıplak yeni “ben” size “Yeniden biriktir.” diyecek biliyorum. “Koş peşinden, sarıl onlara.” diyecek. “Gözün kapalı atla, içine düş, sen o biriktirdiklerinsin.” diyecek. Çünkü birikimler böyledir. En yoksul anda çıkarılmak için, en çaresiz anlarda yaslanmak, en tuhaf anları bilindik kılmak için biriktirilir. Bilmemenin telaşı sardığında, yokluğun dayanılmaz varlık arzusunda çıkagelsin diye… Şimdi yeni beninizi çırılçıplak sevebilme zamanı. O ilk doğduğunuz anda sizi örtmeye çalışan herkese inat, üşüdüğünüzü görerek sizi sarmalayanlara, üşümenin bu hayattaki en normal şey olduğunu söyleme zamanı.
Bir yol ayrımındayız dostlar! Ya biriktirici olmaya devam edeceğiz ya vedalaşıp bu biriktirdiklerimizle, biriktirmeden buldukça harcamayı, harcadıkça aslında azalmadığımızı, yeni şeyler edinmenin ve edindikçe değiştirmenin de bir yol olduğunu keşfedeceğiz. Birinci yol en kolay ve bildiğimiz. İkinci yol zahmetli ve “Neden?” dediğimiz. “Neden?” iyi bir soru dostlar. “Neden?” sonucun en uzak görünen kapı komşusu. Hani bir şey gelse başınıza çalacağınız en yakın zil. Tanımasanız bile size ses verebilecek en yakın el. Nedenleri sevebilirsek diğer soruları ve cevapları da sevebiliyoruz. Soruları seversek çırılçıplak aslolan benimizi…
Sevgili biriktirici, seninle sohbet etmek aynada kendimle sohbet etmeye benziyor. Ayna da kırışıklıklarımı ve başkalaşan bedenimi görüyorum. Bir yol ayrımındayız. Çizgilerimizi silebiliriz ya da çizgileri orda bırakarak basmadan yürüme oyununu ömür boyu sürdürebilir, bastığımızda oyuna her seferinde en baştan başlayabiliriz. Oysa çizgiler kalktığında oyun da yok. İstediğimiz yöne dilediğimizce koşabiliriz. Koşmak özgürleşmeyi vaat ediyor. Ben koşmanın sıkı sıkıya bağlanmaktan daha özgür bir vaadi olduğuna inanıyorum. Dilersen çığlık atarak koşabiliriz. Yankılanan, sınırlarımıza çarpıp geri dönen sesimizi duyabiliyorum: “Çizgiler yok.” diyoruz. “Çizgiler yoksa oyun da yok.”
Pınar Mumcu
(Sinemart Yazarlık Okulu Yaratıcı Yazarlık Öğrencilerinden)
