ORİJİNAL ALMAN

Önce saatine baktı Mustafa. Yüzünde bir memnuniyet ifadesi belirdi. Bu saatten sonra çok yoğunluk olmazdı restoranda. Sonra elini sağ cebine soktu, cebine düzensiz sokuşturduğu paraların miktarından aşağı yukarı aldığı bahşişi kestirebiliyordu.  Yüzündeki memnuniyet ifadesi kayboldu. Bu saatten sonra gelen müşteri pek para bırakmazdı. Restoranın önünde iki üç araba kalmıştı. Onlar da pek bahşiş bırakan markalar değildi. Alman arabaları iyi bahşiş bırakırdı. Zaten o da restorana Alman arabası geldiğinde bin kişinin karşısında sunum yapacak bir konuşmacı gibi ciddi sürücüye kapısını açar, sonra arabayı yanaştırmak için içine binerdi. Önce arabanın içindeki döşeme kokusunu av köpeği gibi koklar, ardından gaz pedalına iki kez dokunur piyano akortçusu titizliğiyle motorun sesini dinlerdi.

Keyfi kaçmıştı. Güneşten korunmak için restoranın kenarına hazırladığı plaj şemsiyesinin altındaki sandalyeye yayıldı. İçeriye seslendi;

“Çay getir len davulcu”

Tolga sosyoloji bölümünden geçen yıl mezun olmuştu. Bölümde yüksek lisansa başlamıştı. Akademisyen olmak istiyordu. Restoranda yarım gün çalışıyordu. Haftada üç günde bir barda bateristlik yapıyordu. Lokantada da bir anlamda saha çalışması yapıyordu.

“Mustafa abi, ayıp oluyor ama. Kimse yokken tamamda, abi içerde müşteriler var. Öyle ulu orta…”

“İncilerin mi dökülüyor oğlum? Ne yani davul çalmıyor musun? Hem sende karar ver; garsonluk mu yapcan, davul mu çalcan, profesör mü olcan?”

“Mustafa abiiii…”“Tamam len ,tamam. Bir şey demedik.”

Mustafa’nın kendisine böyle takılması içten içe hoşuna da gidiyordu. Tüm bu takılmalarının altında Tolga’yı bir takdir ediş vardı. Aslında Mustafa, Tolga’nın burada harcanmaması için böyle iğneleyerek konuşuyordu. O da bunu hissettiği için çokta üzerinde durmuyordu.  

Mustafa çayından bir yudum almıştı ki, restoranın önüne yanaşan Alman aldığı yudumun açık kalan ağzından dökülmesine neden oldu.

Tanıyordu onu. Müzeyyen Hanımın kocasından kalan 1974 model, orijinal, kırmızı renk, tek kapı, 280 S.

Almanların Führer’i gelmişti işte.

Sağ elinin tersiyle dökülen çayı silerken ağzından belli belirsiz “anam, anam, anam.” çıktı.

Mustafa ne yapacağını bilmeden üstünü başını toparladı, çay bardağını Tolga’ya verdi, saçlarını düzeltti. Rüzgar gibi restoranın önüne yanaşan Almanların şahının sürücü kapısını açmaya koştu. Bir yandan yoldan geçen araçların Almanın uzağından geçmeleri için el işareti yapıyor, bir yandan da Müzeyyen Hanımın arabadan inme hazırlıklarının bitmesini bekliyordu. Tüm bunları mega star korumalığını yapan bir profesyonel gibi yapıyordu Mustafa.

Nihayet. Nihayet iniyordu Müzeyyen Hanım arabadan. İçi içine sığmıyordu. Beklediği vuslat anı az sonra gerçekleşecekti. Ganyandan altılıyı tuttursa bu kadar sevinçli olamazdı belki de.

“Kolay gelsin Mustafa Bey.” dedi Müzeyyen Hanım arabadan inerken.

Müzeyyen Hanıma sağ eliyle gideceği yönü gösterirken “Sağ olun.” dedi Mustafa.

“Ümit nasıl?”

“İyidir. Büyüyor işte. İçeride. Filiz ablası oynatıyor onu.”

Mustafa’nın gözlerindeki sabırsızlığı görmüş, bunu anlayışla karşılamıştı Müzeyyen Hanım.  Onun, kocasından kalan bu arabaya tutkun olduğunu bildiğinden saygı duyuyordu bu duruma. Tuhaf bir durumdu bu. Cansız olan bir makineyi, yaşayan, canlı bir varlık haline getiren bu duygu tarif edilemezdi. Kocası da böyle seviyordu arabasını. Onu ilk aldığı zamanlarda bazen geceleri evden çıkıp, arabanın yanına gelip etrafında dolaşıp onu incelerdi.     

Bazen de onu uzun uzun seyrederdi.

 Bir insanın bir aleti böylesine sevebileceğini bildiğinden Mustafa’nın bu halini anlayışla karşılıyordu.

Kapıda Müzeyyen Hanım’ın içeri girmesini bekleyen Tolga;

“Hoş geldiniz Hocam, nasılsınız?”

“İyiyim Tolga’cım sen nasılsın?”

“Teşekkür ederim Hocam, her şey yolunda.”

Okuldan da tanıdığı Tolga’nın yarı zamanlı restoranda çalıştığını biliyordu Müzeyyen Hanım. Onun yaşama karşı bu azmi hoşuna gidiyordu. Omzuna dokunarak ;

“Aferin sana, aferin. Bir sorunun olursa beni bul.” dedi ve gülümseyerek içeri girdi.

Nihayet baş başa kalmışlardı. Mustafa Führer’in sürücü koltuğuna yerleşince önce iki eliyle direksiyonu kavradı. Sonra gözlerini kapayıp arabanın kendine has kokusunu içine çekti. Keşke ciğerlerinin kapasitesi daha fazla olsaydı da onu daha fazla içine çekebilseydi. Doyamadı. Ardından gaz pedalına dokundu, bıraktı. Hemen tepki veriyordu kerata.  Bu sefer biraz daha uzun bastı gaz pedalına. Bütün motor organlarının sesini duydu. Pistonlar, krank mili, sübaplar, fincanlar, yüzükler….  Mükemmel bir ahenkti. Benim diyen besteci besteleyemezdi bu müziği. Sonra el frenini indirdi. İki manevrada Alman’ı otoparkın en başköşesine yerleştirdi.

Tolga Müzeyyen Hanım’a eliyle her zaman oturduğu masayı işaret ederek yol gösterdi. Müzeyyen hanım oturmadan ceketini ve çantasını bıraktı, ellerini yıkamaya gitmeden siparişini verdi. Lavabolara doğru yöneldi. Lavabolar arka taraftaydı. Müşterilerin çocuklarının, anne babaları yemek yerken onları rahatsız etmemeleri için hazırlanan oyun parkının önünden geçerken Filiz ve Ümit’i gördü.

Ümit Mustafa’nın oğluydu. Annesi de çalıştığı için kreşe başlayana kadar babasıyla birlikte restorana gelmek zorundaydı. Mustafa patrondan izin almıştı onun için.

Filiz ortaokulu ailesinin baskısıyla yarıda bırakmıştı. Yine onların zoruyla “Biz ölünce başımızda bir Yasin okuyacak insan olsun.” diye yatılı kuran kursuna gönderilmişti. Evlendikten sonra ortaokulu dışarıdan bitirmiş. Şimdide liseyi bitirmeye çalışıyordu. Müzeyyen Hanın üzülüyordu Filiz’in durumuna. Pekala iyi bir çocuk gelişim uzmanı olabilirdi. Çocuklarla iletişimi çok iyiydi. Zaten onun için alınmıştı bu işe. Ailelerden bazıları Filiz olduğu için de geliyorlardı buraya. Kendileri yemek yerken çocukları güvenle oyun oynasınlar diye.

“Ne kadar yazık.”diye düşündü Müzeyyen Hanım.

“Şu ülke yüzde elli verimle kalkınmaya çalışıyor. Kadınlar aile, koca baskısından, muhafazakarlıktan kurtulup hayata atılsalar bu ülke böyle mi oludu?”  Birden yine tek başına çözüm üretemeyeceği düşüncelere daldığını hissedip sıyrıldı düşüncelerinden.

“Ümittt nasılsın?” Ümit’in tişörtünün üzerindeki Star Wars karakterini göstererek

“Neydi bunun adı ?”

Ümit biraz utanarak, ama daha çok gururla ve övünerek

“Dart Veydııııııır”

“Ooo çok yakışmış bu sana.”

“Eveeeet”

Müzeyyen Hanım’ın çocuğu olmamıştı. Bu konuda kocasıyla çok ısrarcı olmamışlardı. Akademik hayat her şeyleriydi onların. Ama seneler geçtikçe ve kocası öldükten sonra daha çok duyumsadı bir çocuğun yokluğunu. Ama o tercihini yapmıştı.  “Ne garip şey.” Diye düşündü. Büyük nimetti tercih yapmak. Kendi kaderine hükmetmek. Ya Filiz ? Hayatını nasıl yaşaman gerektiğine başkaları karar versin. Olacak şey değildi.

“Sınavlar nasıl gidiyor Filiz?” dedi Ümit’i kollarıyla sararak.

“Önümüzdeki yıl liseyi bitiriyorum Müzeyyen Hanım.”

“Hadi bakalım. Sonra da üniversiteye hazırlayalım seni.”

“Çok istiyorum Müzeyyen Hanım. Eşim de destekliyor. Okumak istiyorum.” dedi gözleri parlayarak.

Filiz’deki açlığı hissediyordu Müzeyyen Hanım. İnsan istemeliydi. Neyi istemesi gerektiğini bilmeliydi. Eğer istek varsa şartlar olgunlaşınca gerçekleşiyordu her şey. Evrimin gereğiydi bu.

“Olur Filiz’cim, olur. Sen istersen her şey olur.”dedi ve Ümit’in yanaklarından öperek

”Size iyi eğlenceler.”diyerek lavaboya girdi.

Müzeyyen hanım masasına döndüğünde Tolga masayı donatmış, aperatifleri hazırlamıştı.

“Bunların hepsini ben mi yiyeceğim Tolga?”

“Bu daha başlangıç Hocam. Siz asıl ana yemeği görün.”

“Bunlar çok fazla cancağzım. Çoğu ziyan olacak. Şu ikisi kalsın diğerlerini kaldır sen. Yazık.”

Tolga çaresiz boyun eğercesine “Peki.” deyip salata ve turşu dışındakileri kaldırdı.

Limonunu, yağını ve tuzunu ekledikten sonra salatadan atıştırmaya başladı Müzeyyen Hanım. Bir yandan da dışarıyı seyrediyordu. Mustafa’yı görünce “ şu bizim deli oğlan” der gibi “cık cık cık.” Yaptı.

Arabayla konuşuyordu Mustafa. Mırıl mırıl bir şeyler söyleniyordu. Bir mücevherci titizliğiyle arabanın ön tarafından çömelip, sağ gözünü kapatıp arkaya kadar bakıyor, tespit ettiği noktayı yanına gidip uzaklaşıp yakınlaşarak kontrol ediyordu. Onu tanımayan biri deli gibi davrandığını düşünebilirdi.

Yemeğini bitirip, şekersiz kahvesini yudumlamaya başlayan Müzeyyen Hanım hesabı istedi Tolga’dan.

“Başka bir isteğiniz olur mu Hocam?” 

“Teşekkür ederim Tolga’cım. Ellerinize sağlık. Her şey çok güzeldi.”

Hesabını ödeyip, gitmek için hazırlanan Müzeyyen Hanım ‘ı görünce kasadaki patron ayağa kalkmış, restoranın aşçısı da mutfak penceresinden başını uzatıp

“Yine bekleriz Hocam.” dediler.

“ Gelirim, gelirim. Ellerinize sağlık. Hoşça kalın.”

Dışarı çıktığında Alman yola indirilmiş, çalışır vaziyette Müzeyyen Hanım’ı bekliyordu. Yine bir mega star koruması ehemmiyeti ile Müzeyyen Hanım ‘a restoranın kapısından alıp arabaya binene kadar eşlik eden Mustafa

“ Yalnız bu silecekleri değiştirelim Hocam. Camları çizmeye başlayabilir. Lastikleri bitmiş. Ama ne olur orijinal taktırın.” dedi.

“ Tamam Mustafa’cığım, en kısa zamanda.” deyip Mustafa’nın eline bahşiş sıkıştırdı. 

Parayı,  hiç bakmadan cebine koyan Mustafa arabanın kapısını yavaşça kapattı.

”Gavur biliyor bu işi.” dedi ve tekrar Alman’ın uzağından geçmeleri için yoldan geçen arabaları yönlendirmeye başladı.

Yol müsait olunca Alman’ın arka sol çamurluğuna eliyle iki kez vurup

“ Devam et Hocam.” diye bağırdı.

Uzaklaşan Alman’ı bir süre izledikten sonra elini cebine atıp, Müzeyyen hanım’ın verdiği bahşişe bakan Mustafa, keyifli keyifli plaj şemsiyesinin altına geçip içeriye seslendi.

“Çay ver…. ir misiniz Tolga Bey?!!!”

Sinemart Yazarlık Okulu

Temel Yazarlık Öğrencisi – Hüseyin BAYLAN

Yazıyı paylaşmak ister misin?