İÇERİ GİRELİM Mİ?

yagmur-300x239

 

Yeni birileri taşındı karşıki dükkâna. Bu seferki tüpçü. Her gün bu saatlerde bir kamyon dayanıyor kapısına, boş tüpleri dolduruyorlar. Bir gürültü, sanki kafama vuruyorlar tüpleri. Bundan önce emlakçı vardı aynı yerde. Bu eve ilk taşındığımızda da, Mehmet vardı. Televizyon tamir ederlerdi, ustasıyla beraber. Dükkânın önüne çıktığında uzun uzun bakışırdık. Annem çarşıya pazara yolladığında da takılırdı peşime. Küçüktüm daha o zamanlar, memelerim yeni kabarmıştı. Annem belli olmasın diye patiskadan uzunca bir bezi sıkı sıkı dolardı göğsüme. Her defasında da “Bir de senle uğraşmayayım kız. Başımızda erkek yok zaten, benim derdim bana yeter. Sağa sola bakmadan yürü, başın önünde olsun,” demekten kendini alamaz. Garip bir kadındır. Ne sevdiği bellidir ne sevmediği. Ara sıra saçlarımı tararken sarılacak gibi olur sonra da eliyle şöyle bir vurup “Hadi kalk kalk” der, “bulaşık var yıkanacak.” Ellerim iş görmekten tanınmaz halde. Neredeyse on beş yıldır evin bütün işini yapıyorum. Bir tek yemeği annem yapar. Şimdi de çağırıyor işte, “Nerede kaldın? Hani yardım edecektin bana.” “Geliyorum,” dedim. “Sen başla yapmaya.” “Yine mi o camın önündesin? Baka baka bir koca bulamadın kendine.”

Bulamadım. Sanki vardı da bulamadım. Şu geçenlere bak. Şişman göbekliler, pantalonları düşmüş kıçlarından, kiminin saç yok kafasında, sanırsın hepsi aynı fabrikanın malı. Her tarafta kütük gibi bir sürü adam. Film falan da mı seyretmez bunlar? Ne incelikten anlarlar, ne aşktan. Geçen kadının biri bize gelmişti, laflamaya. Anlatır durur kocasını. Her akşam içip içip dayak atmak için bir bahane ararmış, sonra da güya gönlünü alacak ya, atarmış kadını yatağa. Nasıl yatıyorlar böyle adamlarla bilmem ki?

Apartmandan birileri çıkıyor, şu geçen gün evine gittiğimiz kadın, adı Esma. Ne o etek öyle yerlere kadar, sözüm ona eşarp da takmış, saçının yarısı dışarıda. Yanındaki de kocası herhalde, yanaşır durur adama da, adam pek oralı değil. Annem sesleniyor gene “Yemek yemeyeceksen şu kuponları götür. Bugün tencereleri vermeye başlamışlar. Al da gel. Hava kararmadan da evde olursun.”

İyi, bu bahaneyle biraz da dolaşırım. Üstümü giyinip çıkıyorum evden. Otobüs durağına vardığımda üç beş kişi bekliyor. Birinin arkası dönük, eşarbından tanıyorum onu, Esma. O beni görmüyor, durağın en başında. Otobüs hemen geldi. Esma ön kapıdan, ben de orta kapıdan bindik. Yine görmedi beni, bir an yanına gidip merhaba demek geliyor içimden ama vazgeçiyorum. Geçen gün komşularla birlikte evine gittiğimizde, çok kalabalık değildik ama yine de kafam şişti gevezeliklerinden. Ne bitmez tükenmez bir koca muhabbeti. Ne kadar da kıymetliymiş kocaları. Bir de gözümün içine baka baka anlatıyorlar, sanki işte sen bu yaşa geldin daha bulamadın der gibi. Neyse bütün bunlar bir yana, Esma’nın pastasına böreğine diyecek söz yoktu. Hepsini tek tek özene bezene yapmış. Bir güzel yedik de,  yani şimdi yanına gidip  hal hatır sorsam iyi olacaktı. İneceğim durağa yaklaştık. Arka kapıya doğru ilerleyip otobüs durunca da indim. Şehrin eski semtlerinden biri. Taş binalar iki taraflı dizilmiş, aralarda gelişigüzel dükkânlar, köşelerde sigara satan tombalacı çocuklar. Hava puslu yağmur yağdı yağacak. İlerlerken birden fark ediyorum Esma önümde, demek benimle aynı durakta indi. Bir süre o önde ben arkada yürüyoruz. Şemsiyemi açmak için duruyorum biraz, tekrar yürümeye başladığımda gözüm arıyor onu. İleride olduğunu görünce içten içe seviniyorum. İçimde garip bir peşinden gitme isteği var. Ara ara şemsiyemle yüzümü örtüp onu takip etmeye başlıyorum. On beş yirmi bina sonra dar bir sokağa sapıyor Esma, ben de arkasından. Uzaktan görüyorum onu, eski köhne bir binanın önünde durdu. Binayı gözüme kestirip, içeriye girmesini bekliyorum.

Ara sıra kötü bir şey yaptığımı düşünüp duraklasam da içimdeki merak bu histen daha baskın çıkıyor. Bunları düşünürken kendimi apartmanın önündeki mermer basamaklarda buluyorum. Çok girip çıkılan eski bir yer belli, basamakların orta kısımları aşınmış iyice, basılmayan yerleri rastgele atılmış çöplerle dolu. İki kanadı ardına kadar duvara dayalı demir kapıda, yılların tozu var sanki. Duvarların sıvası yer yer dökülmüş, yoğun bir küf kokusu var ortalıkta. Küpeştesi kırık trabzana tutmakla tutmamak arası dokunarak geniş beton merdiveni çıkmaya başlıyorum. Birinci katta demir parmaklıklı cam bir kapı, parmak izlerinden neredeyse görünmez hale gelmiş cama yaklaşıp içeriye bakıyorum. İçeride beş altı kadın, üstlerinde açık saçık kıyafetler, kimi kombinezonlu, kimi dansöz kıyafeti giymiş, hele bir tanesi sırf külotla ortalarda. Kalbim sanki ağzımda atıyor. İçlerinden biri, kadifesi lime lime olmuş bir kanepede, yanında bir adam ince çelimsiz, kur yapıyor adama belli. Birden Esma’yı görüyorum. Üzerinde kırmızı saten bir elbise, memelerinin yarısı dışarıda, bir adam geliyor yanına kavrıyor belinden Esma’yı, bir elini de memesine doğru geçiriyor elbisesinden. İçim bir tuhaf, bayılacakmış gibiyim. Titriyorum. O an omuzumda bir el fark edip dönüyorum. Yanıbaşımda bir adam, göbekli biraz, saçları yok, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp “gel seninle içeri girelim,” diyor. Soluğunu yüzümde hissediyorum. Duyduğum sarmısak kokusu umrumda değil. O an sadece ellerini bedenimde gezdirsin istiyorum. Adamın diğer eliyle kapıyı açıp beni sırtımdan ittirmesiyle aklım başıma geliyor. Elinden kurtulup kendimi merdivenlere atıyorum. Sokaktayım. Yağmuru iliklerimde hissetmek istiyorum. İçim yanıyor… Yanımdan geçen insanlar hep bana bakıyormuş gibi geliyor. Her şey anlamsız, hayat acımasız.. Elele, sarmaş dolaş sevgililer görüyorum, gözyaşlarım yağmur gibi… Annemi düşünüyorum, sonra kendimi, sonra tencereler geliyor aklıma, ağır ağır ilerliyorum….

Yazar:  Yaratıcı Yazarlık Programı Öğrencisi –Müjde Yıldız

Yazıyı paylaşmak ister misin?