VADİMİN YAMACINDA

İlk İzlenimler

Henüz şehirden ayrılmadan hava kararmış, bulutlar büyük siyah yumaklar halinde hızla batı yönüne doğru kayıp gidiyordu. Şiddetli bir yağmur başlamak üzereydi. Minibüse benzeyen aracımız hemen hemen dolmuş, eksik bir iki yolcuyu bekliyorduk ki memur görünümlü genç bir adam arabada yer olup olmadığını  sordu. O yörede öğretmenlik yapan bu kişiyi de alarak aracımız yola çıktı. Araç güzergahındaki köyler birbirinden pek uzak olmadığı, hemen herkes de birbirini tanıdığından yolcular arasında sıcak bir sohbet başlamış neşeli bir havada devam ediyordu. Çoğu erkek olan yolcular çoğunlukla öğretmenle konuşuyorlar, şakalaşmalar, hafif takılmalar, sıcak ve içten tavırlar bir köy kahvesi izlenimini veriyordu. Henüz şehirden fazla uzaklaşmamıştık ki yağmur iri damlalarla camlarımıza vurmaya başlamış gittikçe sıklaşarak akşamın yaklaşan karanlığıyla birlikte çevrenin görünümünü örten bir perde oluşturmaya başlamıştı. Şoseden köy yollarına saptığımızda iyice artan yağmur bozuk yolları çamur deryasına çevirmiş, hızımız azalmış, sigara dumanından göz gözü görmez hale gelen araçta neşeli konuşmalar azalmıştı. Kıvrılarak giden bol kasisli köy yollarında çamur dolu çukurlara gire çıka ilerliyorduk.

Yan yana koltuklarda oturduğumuz halde şimdiye kadar hiç konuşmadığım öğretmen bir ara buralara niçin geldiğimi sorduğunda başlayan sohbetimizde vadideki köylerden, yaşamından, biraz da benden konuştuk. Nişanlıydı, yedi yıldır bu civarda görev yapıyor olmanın alışkanlığıyla evlilik sonrasında buralardan ayrılacağı için şimdiden üzülüyordu. Konuştukça aramızda daha bir yakınlık oluşmaya başladı. O yılların çok okuyan olumlu idealist öğretmen tiplerindendi. Hiç çekinmememi, beni misafir edebileceğini de ısrarla belirtti. Ben de Cumalı’ya kadar gidip yarın oradaki okula bakacağımı, bu gece de babamın tanışı olan muhtar Hasan Çavuş’ta misafir olacağımı söyleyerek kendisine misafirperverliği için teşekkür ettim.

Diğer yolcuların böylesi yolculuklara alışkın olmalarına karşın karanlık ve şiddetli yağmur altında nereye ve nasıl gittiğimizin farkında olamamanın şaşkınlığı ve endişesiyle sohbeti sürdürürken ileride yolun alt tarafında ne olduğunu pek seçemediğim bir yapıdan gelen zayıf bir ışık gördüm. Buranın hangi köy olduğunu sorduğumda, köylere daha gelmediğimizi, burasının ise Geyikli Türbe olduğunu öğreniyorum. Aziz dedenin yattığı bu türbeye eskiden geceleri geyiklerin geldiğini, gelip geçenlerin veya yakınlarda oturanların türbeye fener veya mum yakarak bıraktıklarını, bunun da yıllardan beri böyle gelenekselleştiğini söylediler.  Anlıyorum ki, şehir ve köylerden uzak dağ başlarında, ücra köşelerdeki türbeler ve yatırlar bu topraklarda yaşayanlar, buralarda yolculuk edenler için birer ziyaretgah, yaşam denizinin manevi fenerleri gibidir.

Araba vadinin yamaçlarında dağılmış köylere ait mahallelerden geçtikçe bazı yolcular iniyor ve araçtaki yolcuların sayısı azalmaya başlıyordu. Davetini tekrarlayan öğretmen ilk inenlerdendi. Sorduğumda sona doğru inecek yolcular arasında olacağımı öğreniyordum. Yağmur şiddetinde azalma olmaksızın aynı şekilde yağmaya devam ederken, arabadan inen yolcuların son hızla koşarak evlerinin avlularına ulaşma çabaları görülecek şeydi doğrusu. Evleri yolun dışında kalanların ıslanmadık bir yerleri kalmayacağı şüphesizdi.

Muhtarın evinin yol üzerinde olması benim de şanslılar arasında olduğumu gösteriyordu. Buraların yabancısı olduğumdan şoför aracı evin yanında durdurup muhtara seslenerek misafiri olduğunu, gelip beni aşağıdan almasını söylediğinde şoföre teşekkür ederek arabadan inip hızla açık olan avlu kapısına doğru koştum. Babacan, orta yaşlı biraz kilolu, kır saçlı bir adam karşıladı beni. Fazla ıslanmamak için hoş beşi fazla uzatmadan eve girip üst kata çıkarak oturma odasına geçtik. Vakit akşamı epeyce geçmişti ki yer sofrası kuruldu ve pek de mütevazi denilemeyecek bir akşam yemeği yedikten sonra ev sahibiyle sıcak bir sohbete başladık. Kahveler içildi, çaylar demlendi, sohbet derinleştikçe zaman kayıp gitti. Yolculuğun stresi ve yorgunluğu ile gözlerimin kapanmak üzere olduğunu hissettiğimde muhtar yatağımın hazır olduğunu söyleyerek beni misafir odasına götürdüğünde bundan daha büyük bir rahatlık olamayacağının farkına vardım. Yatağıma uzanırken camlarda hala sağanak yağışın uğultuyla karışık sesini duyuyordum.

Bir misafirliğe gitsem

Bana temiz bir yatak yapsalar

Her şeyi, adımı bile unutup

Uyusam…(1)

Tüm yorgunluğumu atmış ve iyice dinlemiş olarak sabah uyandığımda hava açmış ortalık pırıl pırıldı. Oturma odasına çağrıldım ve kahvaltı sofrasına oturduk. Soframızda zeytin, peynir yoktu ama süt, yumurta, bal, yufka, çökelek peyniri ve çay vardı. Muhtar daha fazla bir şeyler ikram edememenin üzüntüsü içindeydi. Eşi soframıza hizmet etmekle birlikte misafire saygısından bizimle birlikte oturmuyordu. Türk misafirperverliği nasıl bir anlayıştı ki elinde ne var ne yok misafirine ikram edecek, en iyi şekilde rahat etmesini sağlayacaksın. Misafirperverlik, hüsn-ü kabul gibi geleneklerin insanlarımızın en özgün vasıflarından olduğunu ne yazık ki çok sonraları yaşamımın ileri dönemlerinde anlayabilecektim.

Aşağı indiğimizde şaşkınlıktan adeta dilim tutulmuştu. Güneş pırıl pırıl gülümsüyor, dünkü yağmurun yıkadığı tabiat parlak yeşilliğine bürünmüş her şeye yeniden başlamak hevesini veriyordu. Filmlerde görmeye alıştığımız muhteşem bir vadi önümüzde uzanıyor, küçük köyler ve mahalleleriyle yamaçlar İsviçre Alpleri’ni anımsatıyordu. Kıvrılarak akan dereler, ağaç kümecikleri, küçük tepecikler, araziye uygun köy yolları, patikalar ve vadi tabanında yer yer sakin, yer yer heyecanla akıp giden bir ırmak. Bu unutulmaz görünüm beni ilk gençliğimin hayallerine götürüyor. İlk hatırladıklarım arasında, endüstrileşme sonucu yeşilliği git gide kaybolan bir vadidir anlatılan (2). Burada vadinin doğal güzelliklerinin öykülenmesi sosyal sorunlar ve kömür tozları altında kaybolup gider. Vadi denildiğinde elbette ki Balzac’ın Vadideki Zambak’ı ilk akla gelen örnektir. Eserde vadinin nitelikleri Felix ile Henriette aşkının gölgesinde kalırken, Henriette’in Felix’e yazdığı mektup okurun ilgisini üzerinde toplamaktadır. Edebiyattaki diğer vadileri bırakıp Kaliforniya’ya uzanıyor Salinas Vadisi’nde karar kılıyorum (3). Bu eserde, vadi olayların ağırlığı altında kaybolup gitmiyor, zamanla gerçek bir roman kahramanı gibi hafızanızda silinmeyecek izler bırakıyor.  Benim vadim ise tüm farklılığıyla, sisler ve hayaller arasından süzülerek renkleri, ışıkları ve fışkıran yeşilliğiyle önümde uzanıp gidiyordu.

Kutsal bir bölgeyi dolaşıyor duygusu altında muhtarın rehberliğiyle yöreyi dolaşarak okula kadar gidip ihtiyaçları tespit ediyoruz. O akşam da muhtar beni misafir edip ağırlıyor, gelen birkaç komşunun da katılmasıyla, demli çaylarımızı içerken gece geç vakte kadar sohbet devam ediyor. Sabah erken kalkıp güzel ikramlarla dolu sofrada kahvaltımı yaptıktan sonra ev sahipleriyle içten vedalaşarak gelen araca binip yola çıkıyorum. “Sakız kokulu çamları, türkü söyler akşamları” (4) ardımızda bırakarak ağaçlardan göz kırpan güneş ışınlarının eşliğinde göğün maviliğinde dağılan beyaz bulutları izleyerek köy yollarında sarsılarak ilerliyoruz.

Bu iki günlük yolculuğun ardından geçen 50 yılda heyecanım, duygularım hiç azalmadı, tazeliklerinden hiçbir şey kaybetmediler. Geçen yılları gözden geçirdiğimde gördüm ki benim vadim edebiyatta hiç anlatılmadı, henüz turizm broşürlerine girmedi, yörenin insanlarından başka da buralardan pek konuşan olmadı. Çoğumuz böylesine güzelliklerin, insanlarımızın değerli gelenek ve yaşam biçimlerinin farkında bile olmadan yaşayıp geldik; mutluluğu, ideal değerleri başka yerlerde, yüzeysel yaşam tarzlarında aradık.

50 yılın ardından vadiye yaptığım ikinci bir yolculukta çok şeyin değiştiğini,  farklı görünümlerle karşılaştığımı, izlenimlerimin bambaşka olduğunu bir sonraki yazımda anlatacağım.

Anday, M.C., Sözcükler, İş Bankası Yayınları, 1979 İstanbul, s. 342.

Llewellyn, R., How Green Was My Valley, Penguin Classics, 1994

John Steinbeck’in bazı eserlerinde adı geçen bir vadi.

  1. M. Kocatürk’ün bir şiiri (Yurt Türküsü) nden adapte edilmiştir.

 

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?