RENKLER VE HAYALLER
Akşam üzeri yaylı at arabasıyla yola çıktık. Ağustos ayının en sıcak günleriydi; bir süre kalmak üzere ilk defa şehirdeki akrabalarımın yanına gidiyordum. Dar ve bozuk köy yolunda arabamız sarsıntılarla ilerlerken, buralara bir daha dönemeyecekmiş gibi yolumuzun üzerindeki her şeye hüzünlü gözlerle bakıyordum. Düşünür ne güzel söylemiş: “Doğamız ile hoşumuza giden nesne arasındaki bir ilişkiden ibaret olan belirli bir çekicilik ve güzellik modeli vardır. Bu modele uyan her şey hoşumuza gider.”* Bu yörenin doğası, solgun toprakları, kanaatkâr ağaçları ve mutat yaşam tarzıyla çocukluğumdan beri bana hem bir dost hem de ulaşılmaz ve sırlarla dolu bir varlık gibi görünmüştür. Kurak, kıraç arazilerde tarlaların kenarlarında, tepelerin yamaçlarında yapayalnız duran alıç ağaçları bu manzaranın olmazsa olmazlarıdır. Yolumuzun üst tarafında gördüğüm birkaç alıçla gülümseyerek bakışıyor hüzünle selamlaşıyoruz. “Bu toprakların binlerce yıldır çektiği sıkıntıları, yıkımları, ölüm ve yok oluşları bunlardan daha iyi kim bilebilir?” diye düşündüğüm oluyor. Bu canlılar sakladıkları tüm sırlarıyla birer derviş gibi uzak ufuklara bakarak bize hala dostça gülümsemektedirler. Bazı ulusların milli ağaçları olduğunu hatırladığımda insanımıza bu kadar benzeyen alıç ağacını niçin milli bir tür olarak düşünemediğimize hayıflanırım. Yolumuzun üzerindeki hafif yükseltiler, küçük tepeler, kıraç araziler, sel yatakları ve kuru dereler, yer yer ağaç ve çalılardan oluşan manzara, geniş kavislerle zarif çizgileri, mat renkler ve grinin çeşitli tonlarıyla Büyük Ressam’ın fırçasından çıkan son derece sade, sadeliğinde ölçülemez değerini ortaya koyan büyük yapıtta bizlere sunuluyordu.
Epeyce bir yol gitmiştik ki ağaçlıklı mıntıkayı geçtiğimizde gün batımı yönünde onlarca kilometre uzayan ovanın daha önce hiç karşılaşmadığımız eşsiz bir görünümü karşımızdaydı. Ailemle sık sık gelip geçtiğim, kışın soğuk ve rüzgârdan, yazın da sıcak ve sineklerden göz açamadığımız ova şu anda çok farklı bir görünüşteydi. Batıda ufuklara kadar tüm ovayı dolduran muhteşem bir kızıllık, doğada o zamana kadar hissetmediğim bir koku, üzerimize dalga dalga dökülen sükunet. Zaman durmuş, hepimizi ve her şeyi örten güneşin yumuşak dokunuşuyla uzanıp giden kızıl renkler peyzajında kaybolmuştuk. Irmak kıyılarında öbek öbek görülen söğütler ve kavaklar kırmızımsı tüllerin ardında kayboluyorlar, yer yer hafif bir sisle örtülü yamaçlar hayali görünümler sunarak daha koyu tonlara dönüşüyorlardı. Büyük şairin güneşe doğru koşan “rüzgâr kanatlı atlılar”ını her okuduğumda bu manzara bütün görkemiyle hala gözümde canlanır**. Bu hayal ülkesindeki yolculuğumuz yamaçlara tırmanmaya başladığımızda farklı bir görünüşe bürünecek, farklı dekorlar bizi karşılayacaktı.
Güneş ufka iyice yaklaştığında hafif bir meyille yamacı tırmanmaya başlamıştık. Ben hâlâ ayrıntıları kaçırmamak ister gibi manzaradan gözlerimi alamıyor, gün batımı sükunetinde tabiatın tüm renk ve kokularını adeta bütün uzuvlarımda hissediyordum. Çamlar, meşeler ve diğer ağaç türlerinin oluşturduğu orman örtüsünün yer aldığı bir arazide kıvrılarak ilerliyorduk. Yer yer göremediğimiz bazen de gözümüzü kamaştırarak günün son enerjisiyle bize göz kırpan güneş batmak üzereydi. Koyulu açıklı renklerle, kırmızının sayılamayacak kadar farklı tonları bir ressamın fırçası gibi inanılmaz görüntüler yaratıyor, en hafif bir ses, en küçük bir hareket büyülü etkiler uyandırıyordu. Kızıllıkların içine doğru sürükleniyor, ateşten nehirleri geçiyor, sonunda cinlerle perilerin eğlencesinde buluşuyorduk.
“Bir orman yangınıyla kızardı karşı dağlar,
Taraf taraf tutuştu meşaleler, çirağlar,
Bir cenge girdi eşya günün altın tasında.
Bu kızıl kainatın gezerken ortasında.”***
Bilmediği bir alem içinde seyahat eden şair “bu akşam, din gibi, sevda gibi” bir mecusi rahibinin duygularıyla baş başadır. Tütsü kabını andıran hisarlar, Zerdüşt’ün kitabını ezberleyen leylekler, bu ateş aleminden yanmadan geçip giden üç kız artık manzaranın birer parçasıdır.***
“Birden eşya karardı, alevler söndü birden.”*** Güneş batmış, renk cümbüşü birden silinip gitmişti. Şimdiye kadar karşılaştığımız farklı güzelliklere dikkat etmemiş görünen yolcular karanlığın bastırmasıyla sevdikleri yol arkadaşlarını yitirmiş gibi biraz şaşkınlık biraz da üzüntüyle birbirlerine bakıyorlardı. Doğal bir Anadolu manzarasının ardından ufuklara uzanan kızıllıklarda renk ve ateş bayramını görmüş, şimdi artık evimize dönüyorduk. Yolumuzun üzerinde konaklayabileceğimiz, duvarlarında şiirler okuyacağımız hanlar her zaman hayallerimi süslemiştir.**** Hanlar ve duvarları geçmişte bırakarak, arabamızın hafif sarsıntısı ve monoton tekerlek sesleri eşliğinde sakin bir yolculuk sonunda akşam geç vakit şehre ulaştık.
Bugün bile çeşitli vesilelerle yaptığım yolculuklarda o topraklara yolum düştüğünde ovayı geçerek ormanlık yamaçlara tırmanır, o günlerden kalan izlerin ardında dolaşarak hala o kızıl hatırayı arar dururum.
*Pascal, Düşünceler, Çev. D. Çetinkasap, T. İş Ban.Yay., 2018 İstanbul, s. 13.
**Nazım Hikmet’in ‘Salkım Söğüt’ başlıklı şiirinden.
***Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Cennet ve Cehennem’ başlıklı şiirinden
****Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinden esinlenme.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
