MURATHAN MUNGAN – ÇADOR

Yaşamı tutkuya dönüştüren, insanı toprağa ve cana bağlayan; bununla birlikte insanı hayattan, candan bile soğutan, bir odanın içinde kalakalmayı yaşama karışmaya tercih ettiren bir acayip duygudur “aidiyet”. Kimsin, nesin, kimlerdensin sorularının cevabını barındırır, insanı bazen özgür bazen de tutsak kılar. Var olduğunu bildirir adama, neden varım ki diye de sordurur bazen.

Murathan Mungan’ın Çador adlı yapıtında da bu duygu karmaşası içinde sıkışıp kalan Akhbar’ın, ülkesinde yaşanan savaşlar ve İslam Devrimi sonrasında yeni bir siyasi yapılanma sürecine giren memleketinden ayrılmasının doğurduğu sonuçları ve Akhbar’ın savaş sonrası döndüğü memleketinde köklerini arayışını ele almaktadır.

Akhbar, savaş, siyasi yapılanma ve din gibi toplumsal olgularla birlikte aile ilişkileri ve kendini gerçekleştirememe hallerinin belirgin bir biçimde harmanladığı bir “öteki”dir. Odak figür özünü yitirmekten yorgun, var oluşunu gerçekleştirememenin buhranı içinde yalpalayan, köklerini arayan ama bir türlü bulamayan bir “savrulan”dır. Yabancılaşma, yalnızlık ve kimlik arayışı üzerine kurulu olan romanda ana sorunsal “var oluş”, ana soru ise “Ben kimim?”sorusudur.

Akhbar, “ Bir bir gün döneceği bir yer olduğunu bilmenin avuntusuyla oyalanmış, içini diri tutmayı başarmıştır”. Bir dala tutunmanın insan için ne derece önemli olduğu gerçeğinin altının çizildiği bu alıntıda aslında gizli bir hayal kırıklığı da mevcuttur. Akhbar her ne kadar köklerini bulacağına dair yeşerttiği umudunu diri tutmaya çalışsa da yıllar sonra gördüğü memleketinin, hayallerinde yaşattığı uzamla uzaktan yakından ilgisi yoktur. “Ülkesinde birçok şey değişmiş, koşullar ve kurallar alabildiğine katılaşmış, hayat zalimleşmiş ve ilişkiler hoyratlaşmış…”tır. Bu noktada Akhbar nereye tutunacak, köklerini nerede arayacaktır? Okur Akhbar’ın hikâyesini okurken onu hep bir yere yerleştirmek ister; Akhbar aradığı dalı şimdi bulacak diye ümit eder durur, bu umuda inanmak ister. Okurun da Akhbar’ın da ümitleri roman sonunda boşa “elbette” boşa çıkar.

Akhbar yarım kalan benini bulacağını, “aidiyetsizlik” döngüsündeki eksik “kendi”ni bu yolculukla tamamlayacağını umsa da kendi yurdunda bile yabancılık, kaybolmuşluk çeken bir “öteki” olarak dikkat çekmeye roman boyunca devam edecektir.

Romanda savaş, toplumsal düzenin var olan biçimini değiştiren, insanları bu gerçeklik içinde değersizleştirip duygusuzlaştıran, ölüm kavramı olağanlaştıran bir hal olarak çizilir. İnsan hayatı savaşın içinde değer kaybeder, yaşam anlamsızlaşır. Bu noktada okur olarak yazara katılmamak da elde değildir hani.

İçinde çırpınıp durduğu “kaybolmuşluk” halinde Akhbar, her yerde “tanıdık” bir şey arar. Bir yüz, bir ses, bir koku, bir sokak. Bu noktada bireyin yaşama tutunmasında “aidiyet” olgusunun ne derece önemli olduğu gerçeği de okurun dikkatine bir kere daha sunulur. Akhbar, arayan ama bulamayandır. Aidiyetten yoksun kalan birey için bu arayış, artık yaşayabilmek için aranan tutunacak dal olmaktan çıkıp kesip atılacak kangrenli bir kol haline gelmiştir. Bu noktada bulunamayacak olanı çaresizce aramaya devam eden bireyi için tek çıkar yol bulmaktan vazgeçmek, “aranılan” sanki hiç olmamış gibi davranmak olsa gerektir. Akhbar da bunu yapar. Artık aramaz.  “Çador”lu her kadında “anne”nin varlığını, nefesini ve sıcaklığını arayan Akhbar, bulamamış olmanın verdiği incinmeyle aramaktan, insanın en sağlam kökü olan “anne” bağından da böylelikle vazgeçmiş olur. Yapıtın bu noktası odak figürün tekilliğe sürüklenişinin, köklerini aramaktan vazgeçişinin işaretidir.

Kadını örtmekle kalmayıp onu toplumsal yaşam içinde neredeyse yok eden, İranlı kadınların giydiği bir tür çarşaf olan “çador”, odak figürün de kaybolmuşluğunun ipucu izleği olarak karşımıza çıkar.

Kendi yurdu, kendi toprağı, kendi ailesi derken kendi olmanın ne demek olduğunu yitiren Akhbar’ın öyküsü bir “sürgün” öyküdür. Hasretle kavuşmayı beklediği yurdunun savaş sonrası tanınamaz bir duruma gelmiş olduğunu görmek, tutunacak hiçbir dal bulamamak, köklerine asla erişemeyecek olmak Akhbar’ın yaşadığı hayal kırıklığı ve yabancılaşmanın somut bir halidir.

Roman Akhbar’ın “burka” adı verilen, tüm vücudu kaplayan ve sadece gözleri açıkta bırakan Müslüman kadınlar tarafından giyilen uzun bol cübbe içine girerek kimliğine, gerçeğine, kendine yabancılaşması ile sonlanır. Arayan ama bulmayan Akhbar, kendini kendiyle örter. İçine girdiği burka, Akhbar’ın bir anlamda var iken yok oluşu, yaşarken ölüşü olacaktır.

“Tek başına kalan bir insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgârda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu. Sıcağın, şehrin ve çölün ortasında zamansızmış gibi duran bir boşluk.”diyen Akhbar’ın öyküsünün bir “öteki” veya “sürgün” öyküsü olmakla birlikte aslında her insanın yaşamına dokunacak bir dokusu olduğu düşünülebilir. Aidiyet denilen hal içine doğan, yaşamı türlü bağlarla şekillenen, sonra da bu bağları elinden alınan hangimiz kendimize burkalar yaratmıyoruz ki? Akhbar yolculuğun sonunda “Kaybolmuş bir ruhun mağarasına kimselerin kolay kolay giremeyeceğini bilerek burkasının içinde ağır ağır yürümeye başladı.”, yürüdü ve yürüdü. Aradı mı artık bundan sonra bilinmez. Bu noktada son söz şu olmalı, asıl olan aidiyet midir, insan mı? Cevap okurda.

Umut BURÇAK

 

Yazıyı paylaşmak ister misin?