BARIŞ BIÇAKÇI – TARİHİ KIRINTILAR

“… Şairlerle görüşürken de böyle karmaşık duygular içindeydim. Onlara sahiden kızdığım, onlardan uzaklaşmak istediğim zamanlar oldu. Ama kimi zaman da hep onlarla kalmak istedim, beni en iyi şairler anlar, diye düşündüm. Hep şiirden, edebiyattan konuşmak istedim. Çünkü kaçacak başka bir yer bulamadım.”

 

Barış Bıçakçı’nın son kitabı Tarihi Kırıntılar nihayet Mart ayında raflardaki yerini aldı. Biz de okur olarak kırıntıların içinde saklanan şairi, yazarı, şiiri, öyküyü tadı damağımızda kalan cümlelerle okuduk ve rahata erdik. Diline sağlık sevgili Barış Bıçakçı!

Roman, bir şairin arkasına takılarak mı yoksa onun diline, kalemine, yüreğine mi düşerek ailesini terk eden, kayıplara karışan, Yaşar Kemal’den değilse “imi timi belirsiz olan” Meral adlı ablanın peşindeki kardeş Can’ın “arama, fark etme ve bulma” serüvenini anlatır. Sene 1992’dir. Ankara’nın kışıdır.

Can’ın tam yirmi beş yıl süren “arayış ve kavrayış; fark ediş ve aydınlanma” macerasına okur olarak tanıklık ederken, bu uzun sürecin bire bir seyircisi olmaktan ziyade maceranın kırıntılarını topladım ve romanı okurken bu kırıntılarla doyasıya beslendim. Yazar yirmi beş yıllık bir sürecin tozlu kapısını bizlere araladı, kapının girişine kırıntılar serpti ve bizi şiir ve gizem dolu bir dünyaya davet etti. Biz de buyurduk girdik. Ne yapalım? Başka bir seçenek bırakmadı bize sevgili Barış Bıçakçı!

Bir şairin ardından ailesini terk ederek gidiveren bir ablanın izlerini şairlerde aradı Can. Onlarla röportaj yaptı, birkaçından şüphelendi, bazılarına sinirlendi, bazılarını da kendine ve ablasına çok yakın buldu. Sevdi. Ablası da o şairi sevmiş olabilirdi. Olamaz mıydı? Haklı mıydı haksız mı Meral? Kim karar verebilirdi? Kim karar vermeliydi? Karar verilmeli miydi gerçekten? Hepsi muamma.

İsimleriniz olmayacak, öyküleriniz olacak dedi şairlere. Deneysel bir şeyler hazırlıyorum, dedi. Derlemeye dayalı bir kitap olacak dedi. Her röportajın ardından da bir öykü istedi şairlerinden. Onlar da Can’a ve bize candan öyküler sundular. Şiiri öyküyle harladılar.

Can şairden şaire geçerken aslında şiirden kendine geçti. Ablasını ararken kendini buldu. Şiiri keşfetti. Öyküyü şiirselleştirdi, şiiri öyküleştirdi. Can bu yirmi beş yılda aslında Can’ı buldu. Şiir Can’ın kendisi değil miydi? Can şiir miydi? Hayat, hem şiir hem öykü değilse neydi?

Bir şairin yarattığı- öyle zannettiği belki de- gediği başka nice şairle yamamaya çalışan Can’ın arayış öyküsünde zamandan zamana atladık. Ankara’da 1992 kışında başlayan macera 2017’nin Mayıs ayında Şehr-i Stanbul’da bitti, ya da daha iyimser bir deyişle durakladı. Can’ın arayışı bir kitaba dönüştü, Can Meral’den geçti Can’a döndü, Can’ı buldu belki de. Hani derler ya Leylâ’dan geçme faslı diye. Tam da öyle.

Her şair öyküsünün sonunda “Poetika” adını verdiği bölümler yazmış Barış Bıçakçı. Aforizma niteliği taşıyan bu paragraflarda “Şiir nedir, ne olmalıdır, ne olmamalıdır, şiir ve şair arasındaki ilişki neye dayanır, nasıldır, insan neden şair olur, insanoğlu şiire niye bulaşır, aklından ne zoru vardır, şair şiirini kime yazar, birine ya da birilerine şiir yazılabilir mi, şairin yazmaktan başka çaresi mi vardır…” gibi onlarca soruyla okuru baş başa bırakan ve bence her okura bir biçimde yanıt da veren bu bölümler çok sarsıcı.

“Şiir üzerine söylenen düşüncelerin ve teorilerin bütünü” anlamına gelen poetika, Aristoteles’in şiir sanatı ile ilgili kuramlarını içeren ve “Sanat nedir?” sorusuna doyurucu biçimde karşılık gelen bir ilk eser olma özelliği taşır. M. Ö. 360’lı yıllarda yazılan “Poetika” ile Barış Bıçakçı’nın poetikası ne derece benzerdir, ne açılardan örtüşür tartışılır. Bu noktada en çıplak gerçek kanaatimce şudur: Her şairin poetikası kendinedir ve iyi ki de kendinedir. Diyor ki Barış Bıçakçı, “Şair, kendinden önceki şiir ile kendinden sonraki şiirin birleşmesinden doğar.” (sy, 122)

Eh, demek ki şair, şiir denilen o büyülü şeyin tılsımlı bir tezahürüdür ve bize o yansımayı şevkle hissetmek ve izlemek düşer. Ola ki nasipleniriz, belli mi olur?

Ben okur olarak Can’a teşekkür ediyorum. O Meral’in izini bulmak adına şairlerin izini sürerken ben de onun peşinden ismi verilmeyen, sır gibi gizlenen şairler acaba gerçek mi ki, olur mu ki, bak bak bak, acaba Barış Bıçakçı bu bölümde şu şaire bir gönderme mi yapmış ki, olabilir mi ki diye diye, ter döke döke şiirle öykü arasında iz sürdüm durdum. Barış Bıçakçı satır aralarına şairleri gizledi mi bilmem, ama ben onları buldum, bu da bana yeter.

“Bütün iyi şiirlerin üzerinde okurun tırnak izleri …” demiyor mu Barış Bıçakçı? Mademki diyor, bize “Tarihî Kırıntılar”ın izini sürecek okurlara keyifli okumalar dilemekten başka bir şey düşmüyor.

Romana tırnaklarınızı geçirin. Hak ediyor.

Başak İNGİN

Yazıyı paylaşmak ister misin?