KÖFTECİDE MAX BRUNCH
Yeşilin en güzel tonlarıyla karşılaştığım hayal şehir Trabzon’da yaşıyordum. Bir kaç aylık evliydim ve şehir içinde Erdoğdu Mahallesi’nde denizi gören bir evde oturuyorduk. Bitişiğimizde, önünde sedir ağaçları bulunan eski ahşap bir köşk vardı. Akşama doğru güneş ışınları köşkün önünden geçerek doğrudan yemek-oturma odamıza ulaşır, biz de akşam yemeklerimizde bu güzel manzarada zamanı değerlendirmeye çalışırdık. Edebiyat ve popüler klasik müziğe olan tutkum nedeniyle yurt dışından kolilerce kitap ve birkaç yüz longplayle birlikte bir de pikap getirmiştim. Pikapta duygusal bir müzik çalınması yemek saatlerimizin ve cumartesi-pazar kahvaltılarımızın olmazsa olmazıydı.
Evliliğimizi aksatacak hiçbir soruna fırsat vermiyor, mutluluğumuzda en küçük bir gölge istemiyorduk. Otomobilimiz yoktu, paramız da yoktu; fakat her fırsatı değerlendiriyor, sık sık gezilere çıkıyor, haftada en az bir gün dışarıda yemek yiyorduk. Her şeyden zevk alıyor, hayaller içinde dolu dolu yaşıyorduk. Ilık, güneşli sonbahar günleriydi. Biz yeni evlileri ziyarete gelen eşimin dayısı ve ailesiyle Trabzon’un yakın yörelerini dolaşırken biz de onlarla birlikte yeni karşılaştığımız doğal güzelliklerin tadını çıkarıyorduk. Akçaabat’a geldiğimizde iyice acıkmıştık ki Akçaabat Köftesi’ni bir yerlerden duyduğumu hatırlayarak misafirlere öneride bulundum. Çarşıya geçip birkaç kişiye sorarak yerini öğrendiğimiz Köfteci Pirali o zaman ya orada tek köfteciydi ya da bir iki dükkandan biriydi. Ana caddenin arkasındaki dar bir sokakta masa sayısı yedi-sekizi geçmeyen (yanılabilirim) küçük bir lokantaydı. Dükkânın kapısını açarak, misafirlerimiz için Akçaabat Köftesi hazırlayıp hazırlayamayacaklarını sormak istediğimde beni karşılayan kısa boylu, inceden, temiz yüzlü kişi son derece sıcak, güven telkin eden tavırlarla bizi içeri davet etti. Bu kadar sıcak ilgi karşısında geri dönemezdik, içeri girip siparişlerimizi verdik. Arka sokaktaki bu küçük dükkanda yiyeceğimiz köftelerin kalitesinden emin olamadığım gibi misafirlerimize karşı mahcup olmaktan korkuyordum. Karşı taraftaki ocakta kızaran köftelerin kokusu üst üste olumlu sinyaller göndermesine karşın ben hâlâ “Misafirler öyle acıktılar ki köftenin iyi olup olmadığının farkına bile varmazlar.” diye düşünüyordum.
Açık olan televizyonda tek kanal olan TRT’nin canlı veya banttan mı olduğunu şimdi hatırlayamadığım müzik yayınında Max Bruch’un tanınmış Keman Konçertosu seslendiriliyordu. Her ne kadar televizyon yayını tek kanal olsa da, insanlar yabancısı oldukları bir müziği dinlemeyip yayını kapatabilirlerdi. Böyle olmadı; hatta ses bile azaltılmadan yayın akışına devam etti. Önceki yıllarda sık sık uzun çalardan, bir seferinde de konser salonunda dinlemiş olmama karşın bir şekilde yıllarca uzak kaldığım bu eseri bir başka yorumcudan dinlemek hoş bir sürpriz olacaktı. Müzik beni Karadeniz gibi alıp götürürken küçük bir köfteci dükkanında olmamın bir konser salonunda olmamdan pek farkı kalmamış, kendimi huşu içinde notaların akışına bırakmıştım.
Çok acıkmıştık; köftelerimiz geldiğinde kimse konuşmuyor, lezzeti tahminimizin kat kat üzerinde olan köfteler tabaklardan kaybolup gidiyordu. Keman müziğinin incisi eşliğinde mükemmel lezzette yemekler yeniliyor, çaylar içiliyor ve nihayet keman konçertosu yayını da sona eriyordu. Bu dinleti artık unutulmazlarım arasındaki yerini almıştı bile. Misafirler memnun, ben memnun, Pirali’ye teşekkür ederek ayrılırken güzel başlayan bir günü güzel sonlandırmanın mutluluğu hepimizin gözlerinden okunuyordu.
Sık sık uğradığımız ve sahillerinde dolaştığımız Akçaabat hoş bir sahil kasabasıydı. Çok geçmiyor, ustamız ana caddede geniş ve güzel bir lokanta açıyor ve orası da zaman zaman ailece uğradığımız yerlerden biri oluyordu. Köftecilik Akçaabat’ta yaygınlaşırken yeni güzel lokantalar açılıyor ve Akçaabat Köftesi hemen hemen sektör haline geliyordu. Doğu Karadeniz lezzetleri için ne bu satırlar ne de benim bilgilerim yeterli olmasa da bir kaç örnek vermeden geçemeyeceğim. Bu güzel topraklarda yaptığımız yolculuklarda, Sürmene’de pide, Hamsiköy’de sütlaç, Çayeli’nde kuru fasulye, Salim Usta’da tandır lezzet duraklarımızdan sadece birkaçıydı. İlçelerin bir çoğunda oraya özgü farklı lezzetler ve özellikle pide çeşitleri o yörede seyahat eden yolcuların malumudur.
Uzun yıllar kaldığım Trabzon’dan sonunda ayrıldım; gene de çeşitli vesilelerle oraya dönüyor hasret gideriyordum. Üçüncü gidişimdeydi, Pirali’nin vefatını öğrendiğimde bir yakınımı kaybetmiş gibi üzüldüm. Ruhuna Fatiha okuyarak kendisine “Mekânı Cennet olsun” dileğinde bulunduk.
Küreselleşme ve hızlı gelişmenin Trabzon’da neden olduğu değişimler karşısında 80’li yıllardaki bu anıların son derece naif kalacağını tahmin edersiniz. O yıllardan bu yıllara teknoloji de öylesine gelişti ki uzun çalarlar, kasetler, CD’ler artık antika olurken, arzu ettiğimiz eseri anında telefonumuza indirerek dinleyebiliyoruz. Tüm bu hızlı gelişmelere karşın o yıllardan beri Max Bruch’u hiç dinlememiş olduğumu hatırladım. LP rafındaki uzun çalarları elden geçiriyor ve Deutsche Grammophon baskısı tertemiz, ışıl ışıl bir Sol-minör Keman Konçertosu elimde; fakat tekrar yerine koyuyorum, çünkü cihazım bozuk ve ben Bruch’u seslendiremiyorum. “İndirerek ipad’imden dinlemek” daha kolay diye düşünürken, son yıllarda piyasada görülen yeni pikaplardan uygun bir modeli satın alma düşüncesi de çekici bir fikir olarak zihnime yerleşmeye başlıyor.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
