HAKAN AKDOĞAN

İlk romanı Nü Peride ile Yunus Nadi Roman Ödülü almış bir yazar. Zor hayat koşullarında kendiliğinden yazmaya başlayan Akdoğan, ilham perisine inanmayanlardan. Üslubun bir yazarın her şeyi olduğu görüşünde. Elle yazmayı tercih ediyor, varoluşçu akımın izinden gidiyor. Dört yılda tamamladığı son kitabı Kirpi Mesafesi’nde kötülüğün orijinini irdeliyor.

Bir sonraki kitabına şimdiden başladığını belirten yazara, yeni kitabını soruyoruz.

Kirpi Mesafesi öncelikle kötülükle ilgili bir soru soruyor. “Kötülük doğuştan mı gelir, sonradan mı ortaya çıkar?” Kitapta, güvenli alanda kalmak için şiddetin farklı formlarının ötekileştirilenler üzerinde uygulanması anlatılıyor. Kahramanımız ise bu durum karşısında oldukça özgün çözümler üretiyor. Seyirci etkisi, cehalet sendromu, sürü psikolojisi, bumerang etkisi, otoriteye itaat, kötülüğün sıradanlığı gibi birçok kuramın Arthur Schopenhauer’in “kirpi ikilemi”yle harmanlanmış hali… Ötekileştirilen bireyler söz konusu olunca atmosfer elbette karamsar bir hal alıyor. Ben genellikle neşeliyimdir. Bazı dönemler karamsarlaşırım. Kitabı yazmam dört yıl sürdü. Mekânların çoğu gerçek. Karakterlerin çoğu kurgu. Yaşananların roman içindeki yeri azımsanamayacak kadar çok. Kirpi Mesafesi’ne şu zamana kadar olan dönüşler çok şaşırtıyor beni. “Havada asılı kaldım,” tanımlamasını çok sık duyuyorum.

Yetenek kelimesini itici bulan yazar, yazma serüvenine nasıl başladığını şöyle anlatıyor:

“Yetenek” kelimesi ürkütücü geliyor bana. Biraz da itici. Yazmaya başladım. O kadar. Buna neden olansa muhtemelen içinde bulunduğum sosyolojik yapıda kabul görecek hiçbir özelliğimin olmayışıydı. Zenginlerin çocuklarının okuduğu özel bir okulda, okula gidecek yol parası bile bulamayan bir öğrenciydim. Yakışıklı değildim. Derslerimde başarılı değildim. Arzularımla gerçekler arasındaki dev yarık içime yıkılmama neden oldu. Yıkıntılar arasından da yazı çıktı. Ailem geçim derdindeydi ama evde kitap çoktu. Sanırım bu da içimde yazma arzusu uyandıran bir noktaydı.

Yazmaya başlamasında, takip ettiği yazarların tümünün etkisi var.

Birkaç ismin peşine takılarak yazı yazılabileceğine inanmıyorum. Her yazarın bir katkısı var gibi bir his taşıyorum. Her metin başka bir metinle yeni bir form oluşturuyor zihnimde. Eriyor, eriyor. Çok yazarlı, çok metinli bir sıcak sıvı akıyor. Ayrıştırılabilir bir yapı değil bu. Birisini söylemek diğerini yok ediyor. Camus, Kafka, Musil, Sartre, Kundera, Proust, Cervantes, Grass, Celine, Hidayet, Joyce, Woolf, Marquez, Saramago, Faulkner, Hemingway, Eco, Pamuk, Cortazar. Daha onlarcası…

Varoluşçu akımına kapılması ise doğal olarak gelişmiş.

Üniversitede okuduğum Camus, Sartre, Kundera metinleri beni öyle çekti ki içine… Aklımdaki bazı sorulara cevaplar içermelerinin yanında bazı sorularımın da temelden yanlış olduğunu anladım. Düşünsel yapı olarak varoluşçuluk bana yakındı ama benim bağ kurmamın nedeni biraz daha farklıydı. Varoluşçuların kitaplarında sıklıkla bahsettikleri bulantı hissi bende de vardı. Bir türlü nedenini anlayamadığım bu hissin tam da benim yaşadığım biçimde anlatıldığını görünce inanamamıştım. Fizyolojik bir sorun kaynaklı değildi. Düşünsel bir sıkıntının ucuna asılıydı o bulantı. Sonunda bulmuştum.

Akdoğan, kurgu çeşidi açısından yazdıklarını arayış romanları olarak tanımlıyor. Genellikle bir roman yazarken sonraki için fikirlerin oluşmaya başladığını belirten yazar, yeni romanını yazmaya başladığının da haberini veriyor.

Yazma sürecinde ise Akdoğan’ın uğur veya totemi bulunmuyor.

İstediğim tek şey yazdığım sürede salt bir yalnızlık yaşamak. Bunun dışında da bana eşlik eden en az yirmi kitabın elimle ulaşabileceğim mesafede durması.

Ya ilham?

İlham dediğimiz şey aslında Freud’un tanımladığı gündüz düşü durumudur. Ben bilincin buna bir itirazı olduğunu düşünüyorum. Bilinç tedirginlik duyuyor bu süreçte. Askıya alınıyor çünkü bir süreliğine. Bu nedenle ısrar etmedikçe, disiplinle üzerine gitmedikçe, ilham, o derin kuyusunda uyuklamaya devam edecektir. Hikâyenin oluştuğu yer aslında zihin. Orada birikiyor imgeler, sahneler. Sonra olay örgüsüne dönüşüyor. Bu süreçte bilgisayar kullanmıyorum. Yazmayı tercih ediyorum. Elimin kalemle ilişkisinin klavyeden daha güçlü olduğunu düşünüyorum.

Akdoğan, romanları bitmeden yazdıklarını pek paylaşmayanlardan.

Bu konuda sabırlıyımdır. Romanın sonuna kadar pek okutmam. Ara ara öğrencilerime okurum bazı sahneleri derslerde örnek de teşkil etmesi açısından. Hem de ölçerim tepkilerini. Romanın son halini ilk olarak eşim okur genellikle.

Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi yazara ödüllerle ilgili düşüncesini soruyoruz.

Ödül kazanmış olmanın yarattığı baskı genç yaşımda etkilemişti beni. Artık bu konuyla ilgili bir baskı yok. Ödüllerin olumlu yanları daha fazla bence. Kirpi Mesafesi daha üretken bir dönemin başlangıcı benim için. Bu açıdan önemsiyorum.

Anılmak istediği işle ilgili soru üzerine ise yazmanın önemine işaret ediyor.

Yazmış olmak önemli değil bence. Yazıyor olmak önemli. O nedenle her zaman anılmak istediğim kitabı yazma olanağım var. Geçmişe bakmak istemiyorum bu konuda. Belki de anılmak için yazmıyorum. Farklı türlerde yazılarım var. Yayımlamak istemiyorum. Dizi veya sinema filmi senaryosu üretmek hakkında hiç düşünmedim. Yıllar önce Nü Peride için ciddi film girişimleri olmuştu. Senaryosunu ben yazacaktım. Aksilikler oldu. Kirpi Mesafesi oldukça sinematografik. Bu konuda gelişme olursa senaryosunu yazmak isterim elbette.

Favori kitap ve yazarları ise şöyle:

Tünel – Ernesto Sabato, Kişisel Bir Sorun – Kenzaburo Oe ve Yüzücü – John Cheever.

Yazarlık atölyelerinde ders veren Akdoğan, yazma yeteneğinin kazandırılamayacağı görüşünde.

Atölyede her şeyden önce ne yazılmaması gerektiği üzerinde duruyorum. Kişinin yazması sadece kendisiyle ilgili bir konu. Kendi çabasıyla uzun zamanda öğrenebileceği bilgilerin daha kısa sürede edinilmesini sağlaması açısından atölyeyi önemli buluyorum. Kimseye yazma yeteneği kazandırılamaz. İlgiden, bu ilgiyi geliştirmekten, daha nitelikli hale getirmekten bahsedebiliriz. “Yetenek” kavramı ayrıca uzun uzun konuşulabilir.

Bir yazarın topluma örnek olma gibi bir misyonunun olduğunu düşünmeyen Akdoğan, “Yeterince örnek olma misyonu taşıyan insan var zaten. Bence yazar kendi kimliğiyle var olmamalıdır. O, eserden ibaret kalmalıdır.” diyor.

Akdoğan’ın yazar adaylarına önerileri de var.

Yazmak, ne yazmayacağını öğrenmektir. Bir metnin değeri anlatılmayandadır. Hemingway’in buzdağı teorisine önem vermeli. Sıradanlığın üzerindeki aşinalık örtüsünü kaldırmak büyük kurgular yapmaktan daha önemlidir. Yazmak yaratmak değil, keşfetmektir.

Gösterişli cümleler kurmaya çalışmak; ilgi çekmek için takla atmaya benzer. Cümleleriniz üzerinde çalışırken daha gösterişsiz hale getirmek için çaba harcayın. Gösterişi nasıl yapacağınızı zamanla kendiniz bulacaksınız. Herkesin kullandığı kelimelerle herkesten farklı yazmayı öğrenmelisiniz.

Esin perisini beklerseniz yılların hiçbir şey yapmadan nasıl da geçtiğini acı bir şekilde öğrenirsiniz. Esin perisini arıyorsanız aynaya bakın. Gördüğünüz perinin kendisidir.

Her kitap her okunuşta yeniden yazılır. Bu nedenle okura doldurabilecekleri boşluklar bırakın. Boşluklar okuma eylemini sonlandıracak kadar da büyük olmasın.

En önemlisi; üslup yazarın her şeyidir. Ne anlattığınıza çok takılmayın. Nasıl anlattığınıza bakın.

Ne de olsa yazmak, ne yazmayacağını öğrenmek değil mi?

GÖKSEL SÖZER’LE KAFASINA GÖRE SORULAR

Yazıyı paylaşmak ister misin?