NAZLI ERAY
Bu sayı “Kafasına Göre Söyleşiler”de yaşayan efsane Nazlı Eray’ı konuk ettik. Onun sıkı takipçilerinden Burcugül Durmaz, nam-ı diğer booktuber @burcununkitaplari ve editörümüz İdil Hafızoğlu sordu, Efsane Yazar Nazlı Eray yanıtladı.
Burcu: Mistiklerin hayallerin kızıl kraliçesiyle beraberiz. Ufak sorularımızla siz okurları biraz aydınlatacağız, kalemini, hayal dünyasını keşfetmeye çalışacağız. Hoş geldiniz.
İdil: Hoş geldiniz tekrardan. 54 kitabınız olduğunu söylediniz biraz önce. Peki sizce bu iş, yazma ve yaratma süreci zaman geçtikçe kolaylaşıyor mu?
Nazlı: Hep aynı, 15 – 16 yaşımdan beri yazıyorum hep aynı türde, büyülü gerçekçilik, büyülü belgeselcilik yazıyorum. Fantastik değil benim yazdıklarım, fantastik başka bir şey. Gabriel Garcia Marquez, Carlos Fuentes, Paulo Coelho gibi yazıyorum.
B: İdil’le sohbet etmiştik, sizin Latin Amerika’nın Paulo Coelho’su varsa bizim de Nazlı Eray’ımız var demiştik. İçinde büyü olan evrenler yaratırken siz biraz daha hayalin mistiğin kuvvetiyle ilerleyen karakterler yaratıyorsunuz. Onların parçaları sizden geliyor aslında. Gezdiğiniz gördüğünüz hayal ettiğiniz, hayatınızdan geliyor o parçalar aslında.
İ: Eserlerinizin arasında en benden parça var dediğiniz bir tanesi var mı yoksa hepsi sizin için aynı mı, çocuğunuz gibi mi?
N: Hepsi çocuğum gibi hepsini çok seviyorum. Benden en çok parça olan Sinek Valesi Nizamettin son kitabım, Yıldızlar Mektup Yazar, yeni çıkan kitabım, Aşık Papağan Barı, İmparator Çay Bahçesi, Sis Kelebekleri benden çok büyük izler taşır. Bir de benim günlüklerim vardır, Hayatımdan Anılar 1-2, Tozlu Altın Kafes bunlar benim hayatımın üstüne tül atılmış gerçekleriyle anlatılmış.
İ: Ben yine merak ettiğim soruları soracağım size. Yaratma süreci benim için hep aynı dediniz ama bu çok büyük sabır isteyen bir işmiş gibi geliyor bana.
N: Yoo, niçin sabır istesin?
İ: Bence bu sürecin kendisi, fiziksel bir öğeye dönüşmesi, aynı zamanda beklemek gerekiyor hepsinin gerçekleşmesi için.
N: Bunun sabırla değil, sabırsızlıkla ilgisi var.
B: İçinde büyütüyor, büyütüyor, yeter artık çıksın diyor, kağıda döküyor. Nazlı Hanım el yazısıyla yazdığı için kitaplarını yaratmıyor, direk doğuruyor.
İ: Hiç bilgisayar kullanmıyor musunuz?
N: Hiç kullanmam. Bazen şu kalem bile fazla oluyor. Kalpten akıldan bir şey geliyor o 54 kitabın hepsini oradan yazıyorum. Hepsini baştan beri el yazısıyla yazdım, daktilo bile kullanmadım. Elektronik çok severim, bilgisayarı kullanırım ama hiçbir zaman kitabımla, dünyamla arama sokmam.
B: Bir de kaybolan kitabınız var değil mi?
N: Evet… Eva Peron’un hikâyesi çalındı. Farklı Rüyalar Sokağı.
İ: Sonra bir yerden çıktı mı peki?
N: Çıkmadı. Defter kayboldu, ben deli oluyordum. O günkü duygumu anlatamam size, Real’de çalındı. Süslü bir defterdi İspanyol bir kadın vardı, kurdeleler falan. Kim bilir ne zannettiler de aldılar. Bütün heryer arandı, çöplere kadar. Ondan sonra yeniden yazdım, dünyanın en zor şeyi.
İ: Şimdi mesela yazdınız, bir defteriniz bitti. Sonra bir daha başa dönüyor musunuz?
N: Hiç okumam, o olmuştur. Çıktığı gibi çıkmıştır yani bak şöyle anlatayım: Günde üç veya dört saat çalışıyorum. Çok hızlı çalışıyorum, yazıyorum. Bazı geceler uyanırım, şöyle bir göz atarım neler yazmışım diye. Bazen bir ekleme yaparım ama metin atar onu, kabul etmez. Çünkü ben onu yazdığımdaki duygu seli, heyecanı, o acı veya mutluluğu gece uyandığımda yok. Duru mantıkla bakıyorum. Ben ne zaman yazı yazarken direksiyon hakimiyetimi kaybedersem o zaman başarılıyım, ne zaman freni bulamazsam o zaman başarılıyım, ne zaman uçuruma uçarsam ya da uçuyor gibi olursam o zaman başarılıyım. Benim edebiyatımın sırrı bu.
İ: Adı üzerinde büyülü gerçeklik.
N: O direksiyona hâkim olmamam lazım benim ama hakimimdir. Arabam otomatik değilse vitesi değiştirememem lazımdır. Bir an paniklemem lazım, bütün bunların yansıması olmalı kitaplarımda. Kitabın hayatı gider yoksa.
İ: Farklı Rüyalar Sokağı’nı Tekrar yazma süreci o zaman çok acılı oldu.
N: Çok acılı ve çok zor oldu.
İ: Hiç ilk eserlerinize şöyle bir bakayım, ne yapmışım dediğiniz oldu mu?
N: Baktım, baktım ve çok beğendim. Ne parlaklık ne zekâ ne neşe varmış dediğim oldu kendime. Tabii hayat hepimizi bir küp gibi ya da dönen bir şey gibi döndürüyor, değiştiriyor, başka şekle sokuyor. Olgunlaşıyorsun; en tehlikelisi. Benim türde yazan bir yazar için en tehlikeli şey olgunlaşmak. Çünkü daima bir çocuğu yazıyorum. Bir çocuğun, ip cambazının cesaretiyle yazıyorum. Trapezde uçan birinin cesareti; korkmaya başladığın an yazamazsın. Tek elle trapezi tutuyorsun, bir elinle çiçekleri atıyorsun; işte senin kitabın. Düşen bir asansördesin, içki içebiliyorsun, her şeyi boş veriyorsun. Bunları yapabildiğin sürece özgürsün. Benim anlattıklarımın sabırla ne ilgisi var.
İ: Sizin anlattıklarınız var ama bir yandan gerçek hayat var. Örneğin, kapak tasarımını beklerken heyecanlanmıyor musunuz?
N: Çok heyecanlanıyorum.
İ: İşte bu sabırla alakalı! Ne yalan söyleyeyim, şu anda dergimizin bir sayısı matbaada ve ben yerimde duramıyorum.
B: Ben de! Çok heyecanlıyım
İ: Onun için sabır dedim aslında. Yazarken de o sabır olmuyor mu? Romana başlıyorsunuz, bir an önce devamı gelsin, hadi şöyle yapayım, böyle yazayım demiyor musunuz?
N: O yüzden çok hızlı yazıyorum. Ama bitsin diye diyemiyorum, çünkü onu ben kontrol edemiyorum. Ben ilk cümleyi yazdıktan sonra devamını bilmiyorum. O benim kafamda kurulmuş ama o benim için bilinçaltının bir sürprizi. Giren kişiler bile sürpriz, şaşırtıcı değil mi? Küçük bir eskiz yapıyorum defterin arka ya da ön sayfasına. Sonra ruj izleri telefonlar, halamın ölümü falan her şeyi yazarım oraya. Tanpınar kitabımda öyle olmuş, buldum defterimi. Oraya sonra bakmam yine, hayatın gidişatına göre yazarım.
B: Bunlar çok değerli. Şöyle kafamda bir geçiriyorum, yazmaya uğraşan onu kaleme dökmeye çalışan diğer yazarların arasında parlayan bir cevher gibisiniz.
N: Teşekkür ederim, ben patenle yazıyorum.
B: Siz jet motoruyla yazıyorsunuz! Bu süreci anlatırkenki ruhunuz bile farklı.
N: Patenle, hızlı ama çok hızlı!
İ: Bir trapezin üstünde tek elle durmak gibi tanım var mıdır…
N: Düşebilirim her an, en güzeli o.
B: Nazlı Hanım, sizin öyküleriniz de var. Roman mı tercih ediyorsunuz, öykü mü?
N: Roman.
B: Romanlarınızda daha derin hikâyeler görüyorum öykülere göre.
N: Yıllardır öykü yazmıyorum. Öyküyle çok meşhur oldum ama romanda kendimi kaybediyorum. Gece yarısı uyanıp sürünerek kitabın yanına gitmek, sonra o trapezi tutarak sana doğru geliyor ve kadife kaplı. Onu tutuyorsun, her şey var: düşen asansörler.
B: Aşık Papağan Barı’nı okurken rüyamda uçan dudaklar görmüştüm. Sık sık okurum o kitabı, her seferinde farklı tat aldım. Bana soruyorlar, Nazlı Hanım’ın kitaplarını niye yorumlamıyorsun diye. O kadar kişiye özel deneyimler yazıyor ki tarif edemiyorsun, tanımlayamıyorsun, konusunu anlatamıyorsun. Konusu yok çünkü, tamamen kişiye özel kitaplar yazıyorsunuz.
İ: Hani şöyle derler ya, bir kitap yazıldıktan sonra yarısı yazarın, yarısı okurun olur diye. Sizde o köprüyü, okurla yazarın bağını çok güçlü görüyorum. Bunun türle değil, sizinle alakalı olduğunu düşünüyorum. Evet, gerçek hayatın içinde büyülü öğeler var, bir yandan da öyle bir şey var ki biz okurları çağırıyorsunuz. Gel, hadi beraber devam edelim der gibi o hissiyatı çok seviyorum.

N: Kitap bir zekâ oyunu. Bir akıl oyunu, senin ruhunu karşındakine âşık etmek; trapez falan hepsi o. Okurun korkusunu, cesaretini hissettim yazarken. Satırlar arasında ağlayabilirsin ya da kahkahalarla gülebilirsiniz. Bir sayfada aciz kalabilirsiniz, bir şey yapamayabilirsiniz, bir sayfa sonra aslan gibi kükreyebilirsiniz. Hepsi size kalmış!
B: Ama son sayfayı okuduğunuzda, ben ne okudum diyorsunuz. Anlatamıyorsunuz kesinlikle. Beyin buhranıyla okuyorsunuz, son sayfada bir his kalıyor ama ne okuduğunu anlatamıyorsunuz.
N: İşte o his için yazıyorum.
İ: Benim için bunlar çok önemli konular. Her zaman şuna inanıyorum; bir kitabın içi kadar dışı da bir bütün olmalı. Siz bu yeni kapak tasarımlarınızı nasıl buluyorsunuz?
N: Çok beğeniyorum Füsun Turca’nın dizaynları bunlar. Kitabı yarım gün konuşuyoruz, anlatıyorum onu güldürüyorum ağlatıyorum. O trapez yine geliyor, sonra kapağı yapar.
İ: Ne kadar güzel, kitaba baktığımda sanatçıyla yazar arasında iyi bir ilişki görebiliyorum ve bu bize geçiyor.
N: Çok önemli, öyle olması lazım.
İ: İşte bu yüzden büyük bir yazarsınız, ben yazdım, alın bunun kapağını yapın demiyorsunuz.
N: Denir mi, ben o kapaklar için deli oluyorum. Böyle şeyler için çıldırırım.
İ: Eskiz yapıyorum yazmadan önce dediniz. Kitapların içine yansımasını istemez misiniz, ufak tefek çizimlerinizin notlarınızın, okumayı daha hareketlendirsin diye?
N: Onu hiç düşünmedim, çocuk kitaplarında belki. Büyük kitaplarında hızı bozar o, kurguyla hızı bozar. O zaman uzun atlama, askerlik gibi bir şey başlar.
B: Bu şey gibi, Hobbit’i ilk okurken açıklamalı olanı değil normal olanı okuyun dememiz gibi. Akışı, kurguyu bozmasın diye ki Nazlı Hanım’da o akış o kadar önemli ki.
N: Bir fotoğraf bile bozar, benim bir fotoğrafımı bile görmemeleri lazım. Ben kimim neyim, bir ruhum aslında. Kadın mıyım erkek miyim o bile belli değildir kitaplarımda.
B: Nazlı Eray’ın kitaplarında sınırsızlık en güzel şeydir. Her şey dile gelebilir, konuşabilir, bütünleşebilir.
N: Niye sınır koyayım ki?
B: Bunu öyle güzel yapıyorsunuz ki absürd durmuyor.
N: Yani ben olmayacak bir dünyaya seni inandırabiliyor muyum? Girebiliyorsun o dünyaya, neticeleri bekleyebiliyorsun.
B: Benim şahsi sorum var; Nazlı Hanım bir kitap kurdu olarak hangi türleri okuyor?
N: Her türü okurum. Artık öykü okumuyorum, roman okurum, oyun okurum. Brecht seviyorum.
B: Favori beş yazarınız desek var mı öyle bir liste?
N: Var tabii, Japon yazar Yasunari Kavabata Uykuda Sevilen Kızlar, çok yalın. Dört kişiyle o dev romanı yazmış onunla da nobeli almış. Marquez’in de en sevdiği romandır. Benim Küçük Orospularım’ı da onu okuduktan sonra yazmıştır. Oyun severim, Arzu Tramvay’ını okurum geceleri. Ionesco’nın Kral Ölüyor’unu okurum.
B: O zaman tiyatroya gitmeyi de seviyorsunuz?
N: Tabii tabii görsel her şeyi severim.
İ: Sizi neler besliyor yazarken?
N: Hayat, neşe, duygu besleyebilir. Haykırma isteği, her şey besleyebilir beni. Benimki bir tutku, tutku besler beni. Hiç kimse bir hezeyan gibi yazmaz.
İ: Bu kadar içten gelen yazma isteğiyle ilgili konuştuk. Peki yazma atölyeleri üzerine ne düşünüyorsunuz?
N: Hiçbirine katılmadım, bilmiyorum. Ama yetenekliler bulunabilir, meydana çıkabilir. İnsanların buna ilgi duyması çok iyi.

İ: Biz gençlere ne okumamızı önerirsiniz?
N: Sam Shepard okuyun, Hemingway, Camus, Sartre okuyun. Türk Edebiyatı’ndan Sevim Burak okuyun. Benim idolümdür, hiçbir zaman okura ulaşamadı, anlaşılamadı ama bir kalp krizinden öldü. En son İstanbul’da bir kitabevinde gördüm, imza gününe gelmişti yüzü pullar payetler içindeydi. Çılgın, saçlar dalga dalga, üstünde bir pelerin “Nazlı beni anlamıyorlar kalın bir tül perde var okurumla aramda” dedi. İki ay sonra da öldü. Müthiş bir yazardır, Ahmet Hamdi Tanpınar, aşkımdır. Hayatını da seviyorum, orada kendimi görüyorum, o münzevilik marazlık korkular heyecanlar… Bir de onda şey vardır bir şeye yetişememiş, ekşimiş dedikoducu bir yön var. Ama öyle, göz ardı edilmiş beş parasız muazzam bir adam. Benim de kitabım var onun üstüne Aydaki Adam Tanpınar diye, biliyorsunuz. Araştırmalar yaptım ve Narmanlı’da yattım, o tahta sandukanın üstüne yattım onun dünyasını görebilmek için. Bir mezbeleliğin içinde yazmış. Kitaplarından çok hatıralarını sevdim, hep güzel kadınları beğenmiş, hiçbirine ulaşamamış. Yalnız adam, onu tanımak isterdim.
İ: Çocuk edebiyatına geçelim, sizi çocuklara yazmaya iten neydi?
N: Benim bir çocuk olmam. Çok zevk alıyorum. Doğan Kitabevi’nde çalışırken Gülbin Hanım orada çocuk kitaplarının üzerinde duruyordu, Nazlı Hanım bir çocuk kitabı yazar mısınız dedi. Ben başka bir yayınevindeydim, Gece Çiçeği İstanbul’u gönderdim, bayılmışlar. Hemen basıldı, sert kapak olarak. Ondan sonra ben onlara bir seri yaptım. 8-9 tane çocuk kitabım var 100-200 tane okula gittim.
İ: Çocuklarla beraber olmak size nasıl hissettirdi?
N: Alkışlarla karşılıyorlar, ıslıklar, yılgıtlar, haykırışlarla! Çocuk bambaşka bir şey.
B: Sizin kaleminiz daha doğrusu beyniniz, hayal gücünüz hep canlı diğer insanların aksine. Çocuk kitabı yazmak için çok elverişli bir kaleminiz var. Zaten bunu yazdığınız kitaplarda görüyoruz, lütfen daha fazla çocuk kitabı yazın ihmal etmeyin.
N: Hep Beyoğlu, Şişhane Yokuşu’nu kendi çocukluğumun geçtiği yerleri yazdım. İstanbul’da olanlar oralara gitmişler Frej Apartmanı’na gitmişler, benim zillere basıp kaçtığım o sokakları bulmuşlar. Kalbimde bir tıkaç varmış, o ilk kitapla tıkacı çıkarttım paslı bir su aktı sonra gürül gürül akmaya başladı, kendi çocukluğumdan beslendim.
Söyleşi Kafasına Göre Dergi 26. Sayıda yayımlanmıştır. (Mayıs-Haziran 2019)
Söyleşi: Burcugül DURMAZ- İdil HAFIZOĞLU
Fotoğraf: Tolga YARICI
