ÇIPLAK DAĞDA BİR GECE

Birkaç arkadaş birlikte bir dağ evinde kalıyorlardı. Evin önü düzlük, biraz ilerde seyrek ağaçlarla çalıların görüldüğü bir arazi, daha ilerde de ormanlık alanlar başlıyordu. Bir gün arkadaşları şehre inmişler, vasıta bulamadıkları için akşama dönememişlerdi. Evde yalnız kalmakta herhangi bir endişesi yoktu. Duvarda asılı duran tüfeği kullanabileceği düşüncesi aklının köşesinden bile geçmiyordu. Rahat bir günün ardından inip gelen sakin bir akşamda her zamanki gibi kitaplarıyla başbaşa kalmış, aldığı bazı notları temize çekmişti. Artık uyumaya hazırlanıyordu.

Gece yarısını biraz geçmişti ki uzaktan gelen sesler duymaya başladı. Geceleri gruplar halinde yola giden köylüler ya da orman kaçakçıları olabileceği zannıyla fazla ciddiye almadı. Sesler gittikçe artarak değişik biçimler alıyordu. Düğün alayına benzeyen sesler gittikçe artarken, pencerelerde yanıp sönen ışıkların oynadığı görülüyor, müzik seslerinin de duyulduğu kalabalıkta yüklü hayvanlar dikkati çekiyordu. Bunlar arasında en çok dikkati çeken ise, Nasrettin Hoca’nın Fincancı Katırları hikayesindeki katırlara yüklenen içi dolu örme sepetlerin yürüyüş esnasında çıkarttığı seslerin benzeriydi. Pencereden gözetlediği topluluk düzlüğe yönelerek orada konakladığında “Bunlar ya düğün alayı ya da başka bir yöreye göçen Romanlar olabilir.” diye düşündü. Kim olduklarını anlamak için evden çıkıp kalabalığa yaklaşmayı düşündü. Kapıyı açtığında köpeğin bacaklarına sokularak endişe ve korkuya benzer davranışlarla değişik sesler çıkardığını gördü. Daha da ilerleyerek gülüşmeler, oyunlar, koşuşturmalarla için için kaynayan topluluğa yaklaştığında şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı. Işıklı ve renkli gösterilerle, kıpır kıpır bir toplulukla dolu bu ortam ancak panayır yerlerinde görülebilirdi. Tuhaf kılık kıyafetleri, acaip davranışları, fıldır fıldır bakan gözleri ve yerinde duramayan davranışlarıyla ona tümüyle yabancı kişilerdi. Gözünü alan değişken ışınların nereden geldiğini bulamıyordu. Aralarında neler konuştuklarını anlamaya çalışırken kendisine yaklaşan birkaçı kucaklarında taşıdıkları meyveleri göstererek

“Haydi, gelin alın meyvelerimizden

Gelin alın, gelin alın ………………………

Dolgun, pürüzsüz kirazlar,

Kavunlar, ahududular,

Al yanaklı şeftaliler,

Kara başlı dutlar,

Dağda yetişen kızılcıklar,”**

diye sesleniyorlardı. Önce alamayacağını söyleyip teşekkür etse de, başkaları da gelerek meyveler sunduklarında reddedemedi. Birbiri ardına meyvelerin tadına bakmaya başladı.

“Sonra emdi onların nadide, yuvarlak, kırmızı meyvelerinden:

Kayadan sızan baldan bile tatlı,

Sarhoş eden şaraptan daha keskin,

Sudan daha arıydı akan özsu;

Daha önce tatmamıştı böylesini,

Nasıl doyardı tadına?**

Her tarafta ışıklar geziyor, tanımadığı müzik aletlerinin eşliğinde oyunlar oynanıyor, devamlı hareket halindeki kalabalık bağırışıp duruyordu. Aralarına karışmadan kenardan izliyor yapılanları anlamaya çalışıyor fakat hiçbir şey anlamıyordu. “Siz kimsiniz, nereden geliyorsunuz?” diye sorduğunda gülerek el kol işaretleriyle dağların güneyini gösterdiler. Bir an “O taraflarda bulunan eski uygarlıkların kalıntıları ve ören yerleri mi işaret ediyorlar?” diye aklından geçirdi. Bazıları kabak çiçeğine benzeyen küçük kaselerde içtikleri sıvılardan kendisine de getirdiler. Hiçbir şey içmeyeceğini, eve dönmesi gerektiğini anlatmaya çalıştığında etrafını çevirenleri ikna edemiyor, ortam onları reddetmesine uygun bir görünüm vermiyordu. Tadını anlayamadığı içeceğin bir kasesini içtiğinde diğerini getiriyorlardı ki bir süre sonra içemeyeceğini söz ve jestleriyle gösterdiğinde, tanımlayamayacağı bir esrime haline girmişti. İnce parmaklar ve güçlü kolların kavradığı vücudu bir yere götürülürken uykuya benzer bir konuma geçmişti.

Sabahleyin oldukça geç bir saatte dehşetli bir baş ağrısıyla uyandığında önce hiçbir şey hatırlayamadı; fakat bir şeyler yavaş yavaş yerine oturmaya, gecenin olayları zihninde canlanmaya başladı. Yatakta etrafını gözden geçirirken her zaman dışarıda olan köpeklerinin döşemede yatağın yanında uzandığını ve kendisine bakmakta olduğunu gördü. Şiddetli bir baş ağrısı ve halsizliğin etkisi altında yataktan zorla kalkarak kapıya yönelip köpeğe kendisiyle dışarı gelmesini işaret etti, fakat onun dışarı gelmeye niyeti yoktu. Düzlüğe doğru biraz yürüyüp dün geceden kalan izleri görmek istedi. Ne bir iz ne bir kalıntı görünüyordu. Sanki tüm topluluk hayvanları ve yükleriyle en küçük bir iz bırakmadan buharlaşıp gitmişti. “Sanırım dün gece Çıplak Dağda Bir Gece geçirdim.” diye aklından geçirdi.

Arkadaşları öğleden sonra döndüklerinde dün gece kendisini yalnız bıraktıkları için özür dileyip geceyi nasıl geçirdiğini sorduklarında “Gecem gerçekten güzeldi. Kolay unutulamayacak ikramlar ve ilginç hayallerle sürüklenip durdum.” cevabını gülümseyişlerle karşıladılar.

*Rus bestecisi Modest Mussorgski’nin senfonik şiiri.

**Rossetti, C., Cin Pazarı ve Seçme Şiirler, Çev: F. Öz, YKY, 2011 İstanbul.

(Gerçek bir olaydan esinlenerek hazırlanmıştır.)

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?