Can ULKAY Röportajı

Ulkay’ı, iletişim sektörüne çizgi roman, resim ve fotoğraf sevdası taşımış.

Bazen farkında olmadan hayat, istediğiniz yere sürükler sizi. Beni iletişim sektörüne çeken, küçük yaşlardan itibaren vazgeçemediğim çizgi roman, resim ve fotoğraf sevdamdır. Hiç vazgeçmedim ve hâlâ çizip okuyup fotoğraf çekiyorum. Sanıyorum bu üçlü kendiliğinden iletişim sektörünün tam merkezine yani film/sinema hayatına doğru beni taşıdı.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV’nin ilk mezunlarından Ulkay, reklamcılık sektörünün reklam filmleri yapımı bölümlerinde çalışmış. Kamera, yönetmen asistanlığı ve montaj departmanlarında görev yapan Ulkay, sonrasında yönetmenliğe adım atmış.

Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema okumanın en büyük avantajı, diğer sanat dalları ile iç içe olmanızdır. Ayrıca bütün plastik sanat dallarını da ders olarak almak zorundasınız. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema, tüm sanat dallarının dışında daha fazla teorik öğretilmek ve öğrenilmek zorunda olan bir bölüm. Dolayısıyla teorik olarak ne kadar donanımlı olursanız olun, pratik olarak bunları uygulayacağınız ve öğreneceğiniz alanlar “piyasa” tabir ettiğimiz yerlerden geçiyor. Ben de reklam tarafından girdim mutfağa. 30 yıl reklam, klip, sinema derken hiçbirini birbirinden ayrılamayacağını hissediyorsunuz. Sinema tüm bunları içine alabilen en büyük parça. Tabii ki kendimi sinemaya yakın hissediyorum. Reklam ve kliplerimin içinde sinemayı ve sinemamı görebilirsiniz zaten.

Sinema, ünlü yönetmenin hayatında her dönem yer almış.

Hep sinemanın içindeydim, harçlığımın elverdiğince sinema salonlarında, devamında sinema okulunda, kanallar çoğaldıkça televizyon başında, analog ve dijital ortamlar geliştikçe odamdaki sinema arşivinde. hep sinemadan bir şeyler vardı hayatımda.

Sinema filmi yapmak hep istediğim bir şeydi. “En büyük hayaliniz bir sinema filmi yapmak mıydı?” diye sorarsanız, elbette ki cevabım hayır olacaktır. “Hayal ettiğim şartlarda bir sinema filmi yapmak” benim için en doğru cevaptır. Dolayısıyla sinemaya geçebilmem için hayal ettiğim şartlar oluştu diyebiliriz.

En çok etkilendiği ekollerden biri de Hollywood.

Sanat okulunda okumuş olsam da Amerikan, İtalyan, İngiliz ve Fransız Sineması hep ilgi alanımda oldu. Özellikle Hollywood Sineması konusunda hocalarımla çok ters düştüğüm zamanlar oldu. Popüler sinemaya, daha doğrusu popüler anlatıma daha çok ilgim var. Popüler sinema ve bağımsız sinemanın birbirlerinden ayrıştırılmasını, keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılmasını kabul etmiyorum. Aynı film içinde hem popüler sinemanın hem de bağımsız sinemanın birleşebileceğine inanıyorum. Zekânın, zekice planlanan ve çekilen hikayelerin en değerli filmleri yarattığına inanıyorum. Coen kardeşler, Quentin Tarantino, Oliver Stone, Christopher Nolan, Guillermo del Toro, Woody Allen, Charlie Chaplin, Federico Fellini, Bertolucci, David Lynch, Alfred Hitchcock, Andrei Tarkovsky, Pedro Almodovar ve daha pek çok değerli, yaratıcı yönetmenlerin hayal dünyalarından etkileniyorum ve müthiş saygı duyuyorum.

Metin Erksan, Ertem Eğilmez, Yavuz Turgul, Nesli Çölgeçen, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz ve Nuri Bilge Ceylan ise etkilendiği Türk yönetmenler. Yönetmenlerin, senaryosunu yazdıkları filmleri yönetme eğilimlerine ilişkin ise Ulkay’ın söyleyecekleri var.

Bu tutum bütün dünyada olan normal bir tutum. Bu konu yanlış yerlere çekilebilir ama cevaplamak istiyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın. Türkiye’de genelde kendi senaryosunu yazıp yöneten yönetmenlerin bu eğilimleri birkaç sebepten dolayı oluyor.

Birinci grup; tüm yaratım sürecini kendileri hazırlayıp kendine has tarzlarını ortaya koyup gerçek bağımsız sinemasını yaratan yönetmenler.

İkinci grup; çok donanımlı olmayan, kendi senaryosunu yazıp çekeyim de nasıl çekersem çekeyim deyip, “ikna edebildiği” yapımcıyla ne olursa olsun macerasına giren yönetmenler.

Üçüncü grup; kendi popülaritesiyle kendine has hikâyelerini yazan ve çeken yönetmenler.

Bunun dışında az da olsa kendi filmlerini yazan ve yöneten popüler sinemaya yeni bir tarzı getirmeye çalışan başarılı işlere imza atan yönetmenler de var.

Okulda senaryo derslerimiz ve senaryo çalışmalarımız hep oldu. Senaryo yazmak gibi bir çekincem yok. Zaten her filme başlarken senaryo üzerinde uzun çalışmalar yapıyoruz. Duruma, şartlara, oyuncuya göre düzenleme yapıyoruz. İyi hikaye ve senaryoya her zaman ihtiyacımız var. Ama tüm senarist arkadaşlara söylediğim gibi senaryo yaşayan bir organizma gibidir. Çalışırken, filmi hazırlarken, oyuncularla okuyup karakterler ortaya çıkarken hep yaşamalı, eğilip bükülebilmelidir. Tartışılabilir olmalıdır.

Yönetmene Müslüm fikri nasıl ortaya çıktı? diye soruyoruz.

Müslüm fikri bize diğer yapımcımız Nuri Yıldırım bey tarafından geldi. Bu fikri doğru bir hikaye çalışması sürecinde senaryoya aktardık. Oyunculara senaryo çalışması sürecinde tek tek karar verdik. Timuçin Esen, müzik geçmişi ve oyunculuk performansıyla ilk aklımıza gelen isimdi. Filmin başrol oyuncusuna şarkıları söyletmek baştan beri en büyük isteğimizdi ve planımızdı.

Gişeden memnunuz ama daha yüksek olmasını hem istedik hem planladık. Sadece iyi film çekerek gişe başarısını oturup bekleyemezsiniz. Senaryo çalışması kadar önemli bir çalışma, bizim için pazarlama stratejisi. Kalite elbette ki seyirciyi sinemaya çekiyor. Seyirci kendisine kaliteli bir şey sunulduğunda mutlaka pozitif bir tepki veriyor. Biz sinemamızı seyirci için yapıyoruz, onları mutlu etmek, heyecanlandırmak için yapıyoruz. Ödediği bedelin karşılığını aldığını hissetmesini istiyoruz. Bugün Ayla ve Müslüm filmime birden fazla giden o kadar çok insan var ki. Bu insanlar ikinci, üçüncü hatta dört-beşinci kez aynı filme gitmeye para harcamaktan rahatsız olmuyorlar. Demek ki iyi bir şey yaptığınızda karşılığını almak zor değil. Bizi ve filmlerimizi artık biliyorlar ve takip ediyorlar. Böyle bir farklılık yarattığımız için çok mutluyuz.

Ulkay, Müslüm ile Bohemian Rhapsody karşılaştırmalarından ise memnun.

En büyük hatırası sinema fuayelerinde Müslüm Gürses ve Freddie Mercury’nin müziklerinin birbirlerine karışarak çalmasıydı. Harika bir zamanlamayla iki önemli biyografi filmini izleme şansı yakaladık. Gerek sosyal medya, gerekse basında çok pozitif karşılaştırmalar ve eleştiriler yapıldı. İki film de farklı hikayeleri ve kalitesiyle seyircileri memnun etti sanırım.

Ayla’nin Oscar yolculuğunu sorduğumuzda ise bu konuya ilişkin iki kitap yazabileceğini belirtiyor.

İlki bu yolculuğun ödüllerle, alkışlarla, gururla dolu mutluluk hikâyesi. İkincisi ise Oscar yolculuğu için hem teknik, hem politik, hem de PR ve lobi anlamında neler yapmamız gerektiği (yapımcı ve yönetmenin el kitabı). İkinci kitabı ben ve arkadaşlarım sıfırdan yazdık. İşte bütün cevap bu ikinci kitapta.

Los Angeles’ ta Oscar üyelerine gösterimler yaptık. İlk gösterimde bana Oscar konuşmasını yazıp ceketinin iç cebine koyman lazım dediklerinde büyük gurur yaşamıştım. Teşekkür listem bende saklı kalsın.

Ufukta ise üç yeni proje gözüküyor.

Önümüzdeki dönemde hazırlıklarını bitirdiğimiz ve çalışmalarını sürdürmekte olduğumuz üç yeni projem var. Üçü de gerçek hikâyelerden alıntı filmler.

Bir Umut; Antalyalı Gülsüm Anne’nin, trafik kazası geçirip felç olan ve iki ay yaşamaz denilen bir Rus gencine sekiz yıl anne şefkatiyle ona sahip çıkmasının ve Rusya’da defalarca yılın annesi seçilmesinin hikayesi.

Dumlupınar; 4 Nisan 1953 günü Akdeniz’deki NATO Blue Sea tatbikatından dönerken 86 kişilik mürettebatı ile Çanakkale Boğazı’nda batan Türk denizaltısı. Çanakkale’nin derin sularında koynundaki şehitleri ile 60 yıldır derin bir uykuda olan bir denizaltının hikâyesi.

Fenerbahçe/Harrington kupası; Fenerbahçemiz’in Harrington kupası ve işgal yıllarında sindirilmiş, moralsiz Türk halkının futbol oyunu ve futbol zaferleriyle nasıl umutlandığını, o gollerin yarattığı küçük kıvılcımların nasıl halkın umutlarını yeşerttiğini anlatan gerçek bir hikâye. Çanakkale Savaşlar’ından Lozan’a kadar uzanan bir Fenerbahçe hikâyesi.

Ulkay, gurur duyulacak işlerle anılmak istiyor.

Özel bir film ya da işle anılmak yerine yaptığım tüm işlerin yarattığı tarz, kalite ve topluma hissettirdiği pozitif etkiler ile anılmak en büyük dileğim. Film/sinema en etkili sosyal iletişim aracı. İnsanların paylaşıp gurur duyacağı işler yapmak en büyük hedefim.

Yönetmenin hayal projeleri de var.

Birkaç özel projem var hayal ettiğim. Biri Fenerbahçe projem, ayrıca çok özel ve etkili bir Çanakkale/Mustafa Kemal filmi çekmek istiyorum. Son olarak da Robert De Niro ile bir proje gerçekleştirmek.

Her filmin topluma karşı sorumlulukları olduğunu, gerçek hikâyeler ve gerçek hayatlarla topluma doğru mesajların iletilmesi gerektiğini vurgulayan Ulkay, bir yönetmen olarak en büyük görevinin, doğru filmler yaparak, doğru mesajlar verebilmek, insanları düşündürüp bilgi sahibi olmaya zorlamak olduğunu belirtiyor.

Ulkay’ın sinemacı kimliği, günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası.

Televizyon çok izlemiyorum artık. Onun yerine Netflix artık bir parçamız oldu. Belgeseller ve diziler önceliğim. Biyografi, gerçek olaylar, yakın tarih ve teoriler üzerine kitap okumayı seviyorum. Her türlü şiir kitabını, alıntı cümlelerin altını keyifle çizmek için okurum. Radyo her zaman açıktır, her türlü müziği dinlemeye ihtiyacım var. Yolda yürürken her insana, her olaya, her kıyafete, fona, renge gözüm takılıyor. Uzun süredir kitapları o gözle okuyup, müzikleri o kulakla dinliyorum. Bu da sinema yapmanın meslek hastalığı sanırım.

İyi bir sinemacı olmanın yolunun, her konuda donanımlı olmaktan geçtiğini söyleyen Ulkay, yeni yılda da önce sağlık sonra da bol sinemalı günler diliyor. Biz de ona, 2019’un hayalindeki projeleri gerçekleştirdiği bir yıl olmasını diliyor ve dört gözle yeni projelerin vizyona gireceği günleri bekliyoruz.

Röportaj Kafasına Göre Dergi 24. Sayıda yayımlanmıştır. (Ocak-Şubat 2019)

Röportaj: Göksel Sözer

Yazıyı paylaşmak ister misin?