HAYDAR ERGÜLEN RÖPORTAJI

Haydar Ergülen. Şair, yazar. İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme Dergisi’nde Umur Erkan, ilk yazısı ise aynı yıl Yeni Ortam Gazetesi’nde Mehmet Can adıyla yayımlandı. Kendi adıyla ilk şiirleri 1978’de Felsefe Dergisi ve Türk Dili, Somut gibi dergilerde yayımlandı. 1981 yılında “Karşılığını Bulamamış Sorular” adlı ilk şiir kitabı yayımlandı. Gösteri Dergisi’nin düzenlediği ve Eren Ali adıyla katıldığı yarışmada “Unutulmaz Bir Yaz İçin” adlı şiiriyle ilk ödülünü alan Ergülen, daha sonra aralarında Behçet Necatigil Şiir Ödülü (1996), Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü (1998), Cemal Süreya Şiir Ödülü (2005) ve  Metin Altıok Şiir Ödülü’nün de (2008) yer aldığı pek çok ödülün sahibi oldu.

7-10 Aralık’ta düzenlenen 2. Uluslararası Şiir Forumu Poesium

G.S.: Şiir, deneme ve çocuk kitabı türünde eserler verdiniz. Ancak şiirden önce öykücü olmak istediğinizi de biliyoruz. Bu türler arasındaki etkileşim sürecini anlatır mısınız? Bu türlerin sizde yarattığı duyguları ve yazım süreçlerindeki varsa farklılık ve benzerliklerden bahseder misiniz?

H.E.: Başlangıçla sonuç arasında fark var elbette. Önce öykücü olmak istedim. Şair olma isteğimse yoktu, biraz kendiliğinden oldu, sonra sürdü. Sonra deneme yazdım ve yazıyorum mebzul miktarda. Kendime yanlışlıkla “şair” dediğim olmuştur, ama doğrusu “şiir yazarı” olduğumdur. Şimdiyse “yazıcı”yım. Şiir de yazıyorum, en çok deneme ve yazı yazıyorum, öyküler, anlatılar da yazıyorum. Büyük şairlerin şiirden başka bir şey yazmadığına ya da zorunlu hallerde ve çok az yazı yazdığına inanıyorum. Bu bir iddia değil, tartışmalı bir söz, dediğim gibi bir düşünce ya da inanç. Ya da kendi adına konuşayım, şair olsam şiirden başka bir şey yazmazdım!

 

G.S.: Röportajınızda “Şiir bir insanlık hali”, “Şiir bir arayıştır” gibi tanımlar yapıyorsunuz?  Bu ifadeleri açar mısınız?

H.E.: 68 yaşındayım, şiir ve edebiyat ve elbette dünya, varlık, insan hakkında bol bol düşünecek ve okuyacak zamanım oldu. En çok da şiire ve yazıya ilişkin düşündüm ve yazdım doğal olarak. Kimi zaman okuduklarımdan kimi zaman konuştuklarımdan, pek çok saptama ve tanım çıktı ortaya, bazen yazdım bunları da, sık sık değiştiğini de söyleyebilirim, bir düşünceyi inkar anlamında değil ama, karşıtıyla birlikte düşünmenin de mümkün olduğu anlamında. Evet yazının bir dünya hali, şiirin bir insan/insanlık hali olduğunu belirttim, şiire dair böyle bir inancım var. Biraz eski (moda) sanırım, şiir bir alın yazısı bana göre. El yazısı olunca alın yazısı olduğunu düşünmek de gerekiyor sanki. Adanmış bir yapı, ruh istiyor şiir. Hemen pek çok büyük şairin pek çok dilde, kültürde ve çağda, en çok da modern zamanlarda bir tür “meczup”, en azından “hafif kaçık”, “deli” gibi görülmesi de bundan sanırım. “Deli feylesof” gibi bir tür. Öte yandan bir arayış olduğunu da söylüyorum, varlığı, zamanı, kendini, iyiliği, adaleti, dostluğu arayış da şiirdir. Aramanın kendisi şiirdir. Bunu da en iyi Dağlarca’nın şiirleri bilir.

 

G.S.: Şiirlerinizin ortak çıkış noktası var mı?Aşk temasının yanında hangi konularda yazmaktan keyif alıyorsunuz? Şiir, her konu başlığına uygulanabilir bir form olabilir mi?

H.E.: Şiirin konusu yoktur, şiir her şey değildir ama her şey şiirdir, şiir olabilir, o nedenle çocukluktan başlayan şiir aşka, yokluğa, yoksulluğa, özgürlüğe, adalete, eşitliğe, göğe, düşlere, ölüme, sonsuzluğa uzanır.

 

G.S.: “Şiirin asıl kaynağı çocukluktur” görüşünüz devam ediyor mu? Bu çerçevede şiirler hep özlem mi barındırır?

H.E.: Bu benim görüşüm değil, katıldığım bir görüş, daha doğrusu ortak görüş, bir bakıma da şiirin tanımlarından biri. Bilsek de bilmesek de böyle. Çocukluğa dönüş de bir özlemden çok tıpkı çocukluk gibi bir kaynağa dönüştürür kendini zamanla ve bu gerçeklik üzerinden yazmaya başlarsın. Karşılaştırırsın, ararsın, sorarsın, merak edersin, ondan vazgeçmediğini şiire de göstermiş olursun.

Röportajın tamamı Kafasına Göre Dergi 55. Sayıda yayımlanmıştır. (Mart-Nisan)

Röportaj: Göksel Sözer

Fotoğraf: Kadir İncesu

Yazıyı paylaşmak ister misin?