ARMAĞAN TUNABOYLU RÖPORTAJI
Armağan Tunaboylu. Yazar. 2004 yılında Metin Çakır karakteriyle tanıştığımız “Yıldız Cinayetleri” kitabıyla polisiye dünyasına giren Tunaboylu, serinin dördüncü kitabı “Karakol Cinayetleri”ni 2016’da çıkardı. Yazar bu kitabıyla aynı yıl “Yılın Telif Polisiye Kitabı” ödülünü aldı. İlk kitabı ise “Şeytan Tüyü” ismiyle beyazperdeye aktarıldı. Polisiyeye roman ve öykü türünde eserler veren yazar, yeni karakteri “Berkun İstanbullu”nun yer aldığı son kitabı “Polisiye Yazarının Ölümü”nü geçen yıl okurla paylaştı.
G.S.: Bir polisiye yazarının kafası nasıl çalışır?
A.T.: Normal insanlardan çok farklı çalışmaz. Ama bu cümlede “çok” sözcüğü anahtar sözcüktür. Şahsen azıcık farklı olduğumu düşünüyorum. Mesela her söylenene inanmamak, olayların ardında mutlaka bir çapanoğlu aramak… Zaten Türkiye’de herkes her gün televizyon karşısında bu antrenmanı yapıyordur. Neyse, yalnız şunu da söylemek isterim, eskiden beri mizahla çok içli dışlıyım. Mizah da insana bu alışkanlığı sağlıyor. Bu yüzden polisiye yazmaya başladığımda neredeyse genlerime sirayet etmiş bir sorgulama özelliğim vardı.
G.S.: Polisiye yazarı olmaya nasıl karar verdiniz? Kimlerden etkilendiniz?
A.T.: Kötü yazarlardan etkilendim. Hani Türk’ün kendisini motive etme özelliği “bu mal yaptıysa ben hayda hayda yaparım”dır ya, o hesap. Yıllar içinde binlerce kitap okuyup, film, dizi izledim. Bir yerden sonra kötü eserlere tahammül edemez oldum. Bu sefer başladım: “Sen bundan daha iyisini yazarsın, şuna beş basarsın” demeye. Sonunda Lawrence Block, Eduardo Mendoza, gibi yazarlara hayran kalarak, isimlerini burada anmak bile istemediğim yazarlara nispet olsun diye yazmaya başladım.
G.S.: Türün edebiyat dünyasındaki yeri konusunda ne düşünüyorsunuz? Polisiye ülkemizde hak ettiği yerde mi?
A.T.: Demirel’e ekonomi nasıl diye sormuşlar: “Tek kelimeyle iyi…” demiş. “İki kelimeyle iyi değil.” Türkiye’de polisiye de böyle, tek kelimeyle iyi, iki kelimeyle iyi değil. Yıllardır düzenlenen bir Kara Hafta etkinliği var, yine yıllardır çıkan 221B Dergisi ve sanal Dedektif Dergi var. Polisiye yazarlarını bir çatı altına toplayan ve Yılın Polisiyelerini seçen Polisiye Yazarları Birliği var. Öte yandan kitaplarını bastıramayan, bastırmayı başarsa bile kitapçılara sokamayan, satamayan yazarlar çoğunlukta. Birçok yazar suya yazmanın getirdiği umutsuzluk içinde.
Türk polisiyesine önemli katkılarda bulunan Ahmet Ümit’in okurları Ahmet Ümit haricinde polisiye okumuyor. İlginç bir gözlemim de var, polisiye roman ya da öykü okunmuyor ama polisiye filmi ya da dizisi izleniyor. Tabii ki yerli yapımlar haricinde, Türk yapımı polisiye dizileri ya da filmleri yine pek az izleniyor.
Son olarak, profesyonel yazar yok. Herkes bu işi hobi olarak yapıyor.
G.S.: Kitaplarınızda gizemi çözen iki isim yarattınız. Metin Çakır ve Berkun İstanbullu. Karakterlerin çıkış noktası ne oldu? Tamamen kurgu mu yoksa çevrenizde gözlemlediklerinizden mi ortaya çıktılar?
A.T.: Tamamen kurgu. Kimin Metin Çakır gibi arkadaşı vardır ki? Ya da Emniyet’te Berkun İstanbullu tadında bir polis olabilir mi? Aslında benim bu karakterleri yaratmadaki motivasyonum tam tersini yapmaktı. Hani kendimi gaza getirip yazmaya başladım dedim ya, okuduğum ya da izlediğim eserlerdeki kahramanlar yakışıklı, akıllı ve zeki, kültürlü, ekstrem beğenileri olan, dudaklarıyla dövüşüp yumruklarıyla sevişen lanet olasıca tiplerdi. Metin Çakır onlara tepki olarak çıktı. Berkun İstanbullu da Metin Çakır’a tepki olarak.
Metin Çakır’ı yazarken ne yaptığımı bile bilmiyordum, seri olacağını nereden bileyim. Ama Berkun’da deneyimliydim, seri olarak planladım ve her iki karakterin bir araya geleceği bir macera… Bilemiyorum, epey düşünmüştüm ama olacak gibi değil. Kendimle çelişirim. Bir de karakterlerin çıkış noktası demiştiniz, Metin Çakır’ın ilk macerası Yıldız Cinayetleri hasbelkader ortaya çıktı. Bir senaryo yazmaya çalışıyordum, Yıldız Cinayetleri nerede romana evrildi fark bile edemedim. Berkun’daysa başlangıçta sadece “Berkun” ismi vardı. Berkun diye bir karakter yaratacaktım. Polisiye Yazarının Ölümü Berkun kelimesi üzerine kuruldu. Hatta soyadı roman bittikten sonra kondu.
G.S.: Gizemleri bir dedektif ile sıradan birinin çözmesi arasında anlatım olarak nasıl bir fark var?
A.T.: Açıkçası çok fark var. Dedektiften Emniyet Teşkilatı mensubunu anlıyorsak olanakları sınırsız. Mobeseler, telefon ve kişi dinlemeleri, kısacası teknoloji ve arkasında koskoca bir teşkilatın desteği, dayanışması… Bireysel ve sivil bir soruşturmacı düşünüyorsak onun da bürokrasiden uzak bir özgürlüğü var. Alışılagelmişin dışında, yani polisten farklı iz sürme ve en önemlisi suçluyu bulmak için manevi motivasyonu var. Polis için “cinayet” sıradan bir dosyayken, sivil soruşturmacı için, adaletin tecellisi ya da intikamdır.
G.S.: Polisiye türünde roman ve öykü yazmak arasında nasıl fark var? “Cinai Tuhaflıklar”ın ardından öykü yazmaya devam edecek misiniz?
A.T.: Roman ve öykünün kesinlikle ayrı dilleri var. Ne roman uzun öykü ne de öykü kısa roman. Polisiye edebiyatta da aynı şey geçerli. Aradaki farkı nasıl madde madde anlatırım bilemiyorum.
Öykü yazmaya devam edeceğim, bir kitapta toplamak yerine başta Dark İstanbul olmak üzere çeşitli antolojilere katılmayı düşünüyorum.
…
Röportajın tamamı Kafasına Göre Dergi 54. Sayıda yayımlanmıştır.
Röportaj: Göksel Sözer
Fotoğraf: Yüksel Kurt
