ANKARA MAHPUSU – SUAT DERVİŞ

Aşk için kim ne yapar bilmem ama “Ankara Mahpusu”nun kahramanı Vasfi hürriyetinden vazgeçen bir deli adam olarak karşıma çıktı. Bu sefer aidiyetten söz etmek yok, bu ne yahu, her sayıda varsa yoksa bir aidiyettir tutturmuş gidiyorsun, derken, ama şimdi Vasfi’nin aidiyeti de aidiyetsizliği de anlatılır be, diyerek oturdum bilgisayarın başına.

Suat Derviş’in 1957 yılında Fransa’da yayımlanan ilk Türk romanı olma özelliğini taşıyan ve Türkiye’de “Zeynep İçin” adıyla yayımlanan romanı, “Ankara Mahpusu” ismiyle Türkiye’de ilk kez 1968 yılında raflardaki yerini almış. Eser on sekiz dile çevrilmiş. Eh, aşkın, umudun, kendinden vazgeçmenin, yaşamı her nerede ve ne şartta olursa olsun sorgulamanın, şu anlam denilen şeyin peşine düşmenin, aitlik ne ola ki acep demenin dili, dini, ırkı yok ne de olsa.

Altmışların dilinde ve zihniyetinde yaratılan romanı bugün okurken aradan geçen neredeyse almış yıla yakın zamanda, sözünü ettiğim tüm bu hallerin sanatçıları tarafından hep aynı incelikle ve elbette mutlak acı tesirli olacak biçimde kaleme alındığı gerçeği ile karşılaştım.  Neydi bu yaşamı anlamlandırma merakı ve neydi insanı çileden çıkaran aşk,  mana? Ben bu iki kilit sorunun yanıtını “Ankara Mahpusu”nda buldum diyebilirim. İnsanın olduğu her yer aşkla örülü ve insan yaşadıkça şu varoluş denilen halkanın azimkâr bir emekçisi. Her an varoluşu ilmik ilmik örmekte, bir başka an ise örülenleri sökmekte. Bu döngünün içinde savrulan hayatlar da var, umuda ve aşka her seferinde inanarak kozasına tutunmakta direnenler de. Vasfi hem öyle hem böyle. Tam vazgeçecek, bu adam bitti gitti, napsın, derken hoop Vasfi umudun kollarında. Güzel.

Hadi biraz Vasfi’den biraz da Vasfi’nin gözbebeği Zeynep’ten söz ederek giriverelim romana.

Romanın ana kahramanı Vasfi bir tıp öğrencisi, mahalleye yenice taşınan serbest tavırlı, özgüveni yüksek, güzel mi güzel Zeynep’e dakikasında âşık oluyor tabii. Vasfi ne kadar naif, çekingen, kibar bir adamsa kız da o derece delişmen, açık sözlü ve deli dolu bir tip. “Vasfi kim, Zeynep kim?” derken bizim zavallı Vasfi başlıyor kendince hayaller kurmaya. Hayalliyor Vasfi ama hayallerini gerçeğe dönüştürecek güç nerede herifte? Hal böyleyken Zeynep’in iş bilir anası Vasfi’nin ölüm döşeğindeki yengesine bakmak gibi ulvi bir görevin ardına sığınarak yerleşiveriyor Amca Bey’in konağına. Her şey planlı programlı, Vasfi garibim olan bitenden habersiz tabii. Yenge Hanım ölüverince Zeynep adamın mirasına konmak amacıyla Şakir Efendi ile evlenmiyor mu? Vasfi bitik. Düğüne bile gidiyor, düşünün o derece bir Vasfi yani!

Nuri diye bir adam daha var romanda. Vasfi’nin kuzeni, Şakir Efendi’nin diğer yeğeni. Özü sözü bir mi desem, mirastan pay alamadığı için hırsından kudurmuş mu desem, ne desem bilemedim şimdi. Fakat şöyle bir gerçek var ki, o da tıpkı Zeynep gibi Vasfi’yle taban tabana zıt bir karakter. Delisi dışına. Sürpriz evlilik hakkında ileri geri konuşmalar, Zeynep’in ne fena bir kız olduğu, anasının da az malın gözü olmadığı filan derken işin rengi Vasfi’yle Nuri’nin her oturuşunda daha da değişiyor. Bir iki derken Eeehhh, diyor Vasfi ve bir içkili meclis sonrası Nuri’yi şarap şişesiyle öte âleme gönderiveriyor. Vasfi hapse, Nuri kim bilir nereye?

Roman da tam bu noktada başlıyor aslında. Vasfi hapisten çıkıyor ve yazarın altmışlı yıllarda bugünün modern romanlarına taş çıkartacak ustalıkla ve incelikle kullandığı geriye dönüşlerle geçmiş bir bir önümüze seriliyor.  Vasfi bir yandan yeni hayatına adapte olmaya çalışırken bir yandan da bizi şu canım aidiyet ve aidiyetsizlik kavramları ile yüz yüze getiriyor.

Buraya kadar yazıyı takip edenler belki üslubu bu yazıda yadırgamış olabilirler. Böylesine trajik bir öyküyü bu kadar rahat bir dille aktarmanın, ciddiyetli söylemden uzaklaşmanın sebebi ne demiş olabilirler. Olabilirsiniz yani, sıkıntı yok. Söyleyeyim; insan acısını hisseden bir kalbin yapacağı iki şey vardır: Ya yarayı derinleştirip kazırsınız, ya da üstünü örter “Aman,  hadi bi şey yok.” dersiniz. Ben ikincisini yaptım. Ama nereden bilirdim ki Vasfinin çilesi Zeynep değil Zeynep’ten sonraymış. O yüzden ben de “Madem öyle, bari ikinci kısımda beylik laflara geçeyim.” dedim. Bence iyi oldu. Geçiyorum.

“Vasfi’nin Izdırabı” da koyabilirdi bence yazar kitabının adını. Türkçede “Zeynep İçin” adıyla basılmış ya ilk kez roman, ben yadırgadım biraz. Zeynep Vasfi’nin macerasının sadece başlangıcı aslında, kesinlikle tamamı değil. Zeynep bir araç, Vasfi’nin kaderini değiştiren ve sonradan yok olan, yıllar sonra Vasfi’nin görüp de tanıyamadığı bir Zeynep sadece. Bir figür, hepsi bu. Vasfi’nin yaşam macerası hapisten çıktıktan sonra başlıyor.

Hapse giren Vasfi ile hapisten çıkan ve tutunmaya çalışan Vasfi arasında dağlar kadar fark var bir kere. İşlediği suçun cezasını çeken Vasfi bu noktadan sonra toplum dışına itilen bir adam olarak okurun karşısına çıkıyor.  Parası yok, işi yok, sevdiklerini yitirmiş, yalnız ve tüm bunlardan dolayı çaresiz ve güçsüz bir adam artık Vasfi.  Tutunacak bir dalı kalmayan Vasfi’nin kendini ait hissedebileceği tek uzam sokaklar. Tren garında sabahlayanlar, sabahçı kahvelerinde gece boyunca içtikleri iki bardak çayla günü kurtarmaya ve ertesi sabaha çıkmaya çalışanlar, eskiden varlıklı ve şahsiyetli iken kaderin sillesi neticesinde gözden ve gönülden düşenler, delirenler, yok olmakta olanlar… Vasfi de “onlar”dandır, Vasfi de “öteki”lerden ve “aidiyetsiz”lerdendir. Öyle olmuştur. Vasfi geldiği noktayı kabullenmekte zorlanır; ancak çıkışı olmayan bir labirentte dönüp dolaşmaktan başka çaresi de yoktur.

Tüm bu ağır tona rağmen yazar Vasfi’ye yine de bir “umut” kapısı açmayı ihmal etmemiş, umutsuzluk ve tükenmişliğin dibe vurduğu o zorlu anlarda, hayal mi gerçek mi olduğunu Vasfi’nin bile çözemediği, okuru da belirsizlik duygusuna iten ve karasız bırakan bir kadın çıkarmıştır Vasfi’nin karşısına. Kadın ince, narin, anlayışlı, gizemlidir; umut veren bir de gülümsemesi vardır. Zeynep’te aranılan ama bulunamayanları çok da tahlil edemediğimiz kimliğinde barındıran bu kadın, Vasfi’nin içine düştüğü dünyadan onu belki de çekip kurtaracak kişidir. Belki de diyoruz, çünkü Vasfi gibi biz de kadının vizyonunu ve misyonunu anlamakta zorlanıyoruz. Kadın etten ve kemikten ziyade düşten ve hayalden ibaret. Vasfi’nin geldiği noktada en çok ihtiyaç duyduğu nedir? Umut ve mutluluk. Bakınız Vasfi ve kadın ne kadar karanlık bir anın içinde olsalar da ne konuşuyorlar:

“ – Mutluluk bir hayal midir? Gerçekten mutluluğa inanıyor musunuz?

–Niçin inanmayayım? Buna eminim, belki de güneşin ışığındadır. Bir buğday tanesinde, insan gücünde, çalışma imkânında veya istirahattedir. O her şeydedir. Ve biz insanlar onun bir zerresini ele geçirdik mi, onun tamamını bulduğumuzu zanneder ve kısa bir zaman sonra yanıldığımızı anlarız. Mutluluk hayatın kendisindedir, onun bir unsuru değil, mutluluk hayatın kendisidir. Bütün zerrelerin birbirini tedirgin etmeden birleştikleri bir ahenktir ve hayat işte bu ahenk olmalıdır. Mutluluk bölünmez bir bütündür. Eğer siz mutlu değilseniz, ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz.”

“Ankara Mahpusu” mutlu bir sonla mı bitiyor, tartışılır; ancak gerçek şu ki Suat Derviş okuru yapıtın başından sonuna kadar aslında “Mutluluk nedir, ne olmalıdır?” sorusu ile kaşı karşıya bırakıyor. Mutluluk deyip geçmemek lazım, bu sorunun cevabını düşünmeye ve bulmaya yönelik her eylem aslında yaşamı sorgulamaya ve anlamaya doğru atılan cesur adımlardan başka şey değildir kanaatimce.

Bu sefer söz değil, soru sırası okurda. “Mutluluk nedir, ne olmalıdır?”

İyi okumalar.

UMUT BURÇAK

Yazıyı paylaşmak ister misin?