KIVANÇ BARUÖNÜ

Kıvanç Baruönü. O, Zonguldaklı olarak kovboylar arasında bir Kızılderili. Mezuniyetinde Oscar alması temennileri alan parlak bir öğrenci. Haberci, reklamcı, radyocu, sinema yönetmeni. Son işi Arifv216 ile çıtayı iyice yükselten bir yönetmen. Babasının yönlendirmesi sonucu girdiği sektörde bu yıl 25. yılını kutluyor.

Zonguldak, yönetmenin hayatında çok önemli bir yere sahip. Baruönü, doğduğu kenti anlatıyor:

Zonguldaklı olmak biraz da muhalif olmak demek. Ekmeğini yerin yüzlerce metre altından alın teri ile çıkaran, hergün ölümle yüzleşerek gün ışığına hasret yaşayan insanı başka kim, nasıl korkutabilir ki. O doğru bildiğini söyler, doğru bildiğini savunur. O nedenle Zonguldaklı olmak kovboyların arasında Kızılderili olmak gibi. Hayatımın dönüm noktalarında Zonguldak, hep bir şekilde kendini hissettirdi. Üniversite sonrası başlayan ve o tarihe kadar hep hayalim olan televizyon haberciliğinden vazgeçişim, özel radyolar ile buluşmam ya da yıllar sonra sinemaya merhabam, hep Zonguldak ile ilintili projelerle oldu.

İletişim sektörünü seçmesinde ise en büyük etken aileden biri.

Bu alana yönelmemdeki en büyük etken babamdır. Sayesinde bir gün bile çalıştığımı hissetmediğim, keyif aldığım ve hergün her yeni proje ile tazelendiğim bir işe sahip oldum. Hobisi üzerinden para kazanan şanslı azınlıktanım. Zorlukları yok mu, olmaz mı? Ama insan işini seviyorsa, mutluysa, bu zorluklar hiç te göz korkutmuyor.

Yönetmen, sektörün her alanından beslenmiş.

Özel televizyonculuğun doğumu ile başlayan, sonrasında özel radyoların yayın hayatına girmesi ile devam eden süreçte hep kendime bir yer buldum. Müzik yayını yapan televizyonlar ile radyoculuktan klip yönetmenliğine, oradan reklam yönetmenliğine ve şimdilerde sinema yönetmenliğine uzanan uzun bir yoldan geldim. Bu sene sektörde 25inci yılım. Habercilik ile başlayan macera şimdi sinema yönetmeni olarak devam ediyor. Birini diğerine tercih etmek mümkün değil.  Çünkü herbiri farklı alanlarda beni besledi. Ama hepsinin bir özeti sinema yönetmenliği diyebilirim.

Sinemaya başladığı yer yine Zonguldak.

Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası için araştırma yapıyor. Zonguldaklı iki şairin hikayesi anlatılan ve bu şairler bizim aile dostu. Çocukluğumdan bilirim şiirlerini, amca dostu ikisi de, hatta şiirlerinde geçer amcamın adı. Hal böyle olunca yolumuz bir şekilde kesişiyor. Bu denli büyük bir prodüksiyon içinde belki de Türkiye’de ilk defa “production designer” diye biri yer alıyor filmin kadrosunda. Proje benim adıma çok keyif aldığım ve kendimce doğup büyüdüğüm topraklara bir vefa projesi oluyor, bana da sonrasında gelecek filmlerin kapısını aralıyor.

 

Peki onu etkileyen isimler?

İlk aklıma gelen Lars Von Trier’in Europa isimli filmi. Görsel anlamda farklı, kurgusu ile kamera kullanımı ile senaryo akışı ile 1990’lar için deneysel bir çalışmaydı. Onun dışında yönetmen ya da oyuncu ayırmadan pek çok farklı alandan beslenmeye çalışıyorum.

Sinemada komedi dışında farklı türler denemek istiyor.

Tek bir türle anılmak istemem, ama maalesef iyi bir iş, sonrasında benzerlerini çağırıyor. Bu nedenle bana gelen projelerin çoğu komedi ağırlıklı. Komedi oyunculuğu nasıl zor ise, yönetmenliği de farklı. Türkiye’de özellikle komedi anlamında yönetmen koltuğunda gördüğümüz isimler daha çok eli kalem tutan, alanında çok başarılı mizah yazarları. Ben ise uzun zamandır başkalarının hikayelerini çeken, işi kalemi ile değil kamerası ile hikaye anlatmak olan biriyim. Ama farklı hikayeleri anlatmak için, sinemada farklı türleri denemek için içimde bir özlem var tabii ki.

Gişe ile başarının ilişkisini soruyoruz.

Magazin için genel eğilim filmleri birbirleri ile yarıştırmak. Oysa hepimiz kendimizce en iyisi için çıkıyoruz yola. Rakamlar bir amaç değil, sonuç oluyor. Ve rakamlar bizden bağımsız seyirci ile şekilleniyor. Beklentileri, algısı, hepsi bu ilişki de rol oynuyor. Filmin vizyon tarihi, o dönemki siyasi ekomik yapı, tüm bu değişkenler filmin kalitesinden bağımsız gişesini etkileyen unsurlar. Yani demem o ki, gişe rakamları bir filmi iyi ya da kötü yapmadığı gibi bizi de daha iyi sinemacılar yapmıyor. Bizim yarışımız aslında kendimizle olmalı, her işte bir öncekinin üstüne koymak, daha iyisini yapmak olmalı derdimiz. Arifv216, beş milyonun üzerinde bir gişe yakaladı. Film maliyetini çıkarttı ama asıl olan genel olarak beğenilen bir iş oldu.

O klasik soru geliyor: Hiç değiştirmek istediğiniz bir sahne oldu mu?

Ben daha çektiğinden memnun olan yönetmen görmedim. O tarihte öyle hissetmişim, koşullar öyle gerektirmişti ama şimdi olsa başka türlü çekerdim der durursunuz. Hatta kimi sahneleri seyrederken koltuğa gömülüp saklanmak istersiniz. Kimse görmese bunu dersiniz. Yönetmeni için filmi seyretmek çile çekmektir aslında, siz olanı görürsünüz, o ise yapamadıklarını görür.

Ya mesaj kaygısı?

Kötü örnek olmak istemem. Bana ait olmasa bile çekeceğim filmin senaryosuna müdahale eder ve filmi kendi filmim yapacak noktaları bulmaya çalışırım. İçinde saklı lezzetleri, ana hikayeyi besleyecek yan hikayeleri barındırmalı. Ben de buralarda ufak soru işaretleri yaratmayı, izleyiciye farklı kapılar açmayı seviyorum. Ayrıca insanların belli bir ücret karşılığı izledikleri, daha önemlisi hayatlarından belli bir zamanı ayırarak girdikleri salondan mutlu ayrılmalarını isterim. Onlara karşı bir sorumluluk hissederim. Namusuyla yapılmış, özenilmiş bir iş görsünler isterim. Bunu da yönetmenin üstüne düşen bir görev olarak görüyorum.

Baruönü’den Türkiye’de sinema sektörünü değerlendirmesini istedik:

Son yıllarda Türk Sineması’na ağırlıklı olarak gelen eleştiri, gişe kaygısı ile komedi ağırlıklı filmlerin sektörü domine ettiği yönünde. İhtiyacımız olan farklı hikayeleri kaleme alacak iyi senaristler. Bunları hayata geçirmek için heyecan duyacak, tür sinemasının gelişmesini sağlayacak yönetmenler ve tüm bunlar için imkan yaratacak yapımcılar. Ama hepsinin cesaretle bu işlere soyunabilmesi için onlara destek verip filmlerini izleyecek seyirciye ihtiyacı var. Bilet fiyatları ucuzlamalı, daha çok salon açılmalı.

 

Peki hiç kendini Oscar alırken hayal etmiş mi? 

Açıkcası kendimi Oscar alırken düşünmedim hiç ama Kelebeğin Rüyası Türkiye’den Oscar adayı olarak gösterildi. Demek ki çok ta zor değil, ya da rüya değil. Doğru hikaye ile bizden birinin, orada o konuşmayı yapması hiçte imkansız değil. Bakalım kime nasip olacak. Ama lise mezuniyet töreninde, bir gün Oscar alman dileği ile diye vermişlerdi diplomamı. İçlerine mi doğmuş acaba.

Baruönü’den yönetmen olmak isteyen gençlere altın tavsiyeler:

Sinema öyle bir şey ki kimsenin tekelinde değil, sinema yapmak için onlarca okul bitirseniz de şayet içinizde yoksa olmaz. Sonradan sinemacı olunmuyor yani, o derinlerde bir yerde içinizde oluyor er ya da geç siz onu keşfediyorsunuz. Ya da zaten o sizi ele geçiriyor. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak onlara ceplerinde dursun diye bazı kelimeler vereyim. Umut, heyecan, tutku, şüphe, fark yaratma isteği, yeniliklere açık olmak, araştırmak, çalışmak, çalışmak, çalışmak -bundan üç tane verdim çok lazım oluyor çünkü- saygı ve en önemlisi, en çok lazım olanı sabır.

Son filmi Arifv216’yı nasıl değerlendiriyor?

Arifv216 genel olarak geçmişe bir saygı duruşu olarak ele alındı. Filmi bu yönü ile okumak mümkün ama eksik gibi geliyor bana. Aslında geçmişi değil bugünü anlatıyor. Daha açılış sekansı ile ülkemizde son yıllarda hakim olan linç kültürünün geldiği noktayı, birbirimize ne kadar tahammülsüzleştiğimizi, ötekileştirmeye ne kadar yatkın hale geldiğimizi göstermiyor mu? Bu ülkede her şeyin ne denli kolay değiştiğini, ne denli kaypak bir zeminde durduğumuzu, dün düşman dediğimize bir anda kahraman diye sarıldığımızı, bugün dost bilip yere göğe koyamadıklarımızı bir anda nasıl da unuttuğumuzu hatırlatmıyor mu? Tatlı bir İstanbul nostaljisinden öte, dostluğun, arkadaşlığın, birbirine çıkarsız sarılmanın değerini hatırlatmıyor mu? Bir komedi filminden bundan fazlasını beklemek çok doğru değil belki ama meraklısı için daha fazlası var. Yeter ki doğru yerden okuyalım.

O’nu tanımak insana kendini iyi hissettiriyor. Samimiyeti, doğallığı ve ruhunun sıcaklığı işlerine de yansıyor. İyi bir insan olmayı her şeyin üstünde tutan Kıvanç Baruönü’nün, severek yürüdüğü bu yolda, hayallerinin gerçek olmasını diliyoruz.

 

Kafasına Göre dergisi 20. Sayı – Göksel Sözer’le Kafasına Göre Sorular…

Yazıyı paylaşmak ister misin?