ANNESİNİN KUZUSU DEĞİL, SAVAŞÇISI CHE GUEVARA
Küba Devrimi’nin mimarı, dünya üzerindeki özgürlük âşıklarının kahramanı Ernesto Rafael Guevara de la Serna, 21inci yüzyılın en çok bilinen isimlerinden. Diğer yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi, artık o kahraman olmaktan öte herkes için bir simge. Bazıları için özgürlüğün, aşkın, tutkunun, siyasetin simgesi ama o her şeyden önce bir oğul ve bir abiydi. Onu bugünlere getiren siyasi idoller değil, annesiydi. O hiçbir zaman annesinin kuzusu olmadı, çünkü annesi ona ve kardeşlerine her zaman bu hayatta savaşılacak haksızlıklar, uğruna can verilecek değerler olduğunu öğretmişti.
1928 yılında Arjantin topraklarında doğan Ernesto, hayata 1-0 yenik başlamıştı. Akciğerleri çok zayıftı ve sık sık astım krizlerine giriyordu. Öyle ki dokuz yaşına kadar okula gidememiş, evde annesi tarafından eğitim almıştı. Ona okuma zevkini aşılamış ve ona yeni bir dünya daha kazandıracak Fransızca’yı öğretmişti. Okumak ve yazmak onda git gide büyüyen bir tutku haline gelmişti. Düşüncelerini, dünya görüşünü şekillendiren en büyük etkendi okuma aşkı. En küçük kardeşi Juan Martin Guevara’nın yazdığı Abim Che adlı kitapta abisinin okumaya, edebiyata ve yazmaya olan aşkından şöyle bahsediyor:
“Ernesto son derece parlak ve kültürlü biri. Marx, Engels ve Freud’un olduğu kadar, Jack London, Jorge Borges, Baudelaire, Leon Felipe, Cervantes ve Victor Hugo’nun da takipçisi. Marleau-Ponty ve Jean-Paul Sartre’ın eserlerine hâkim. Arjantin’e dönüşümüzden sonra Sartre’ı –Simone de Beauvoir’le beraber- Havana’da ağırladığında, Sartre bu gerilla savaşçının çok akıllı ve bilgili bir adam bulacak, çok şaşıracaktı. Her boş anını yeni bir esere dalarak değerlendiren Ernesto, günde ortalama bir kitap deviriyor. Altı kez okuduğu Don Quijote’ye ve insanlığının bilgi birikiminin başyapıtı saydığı Karl Marx’ın Kapital’ine özel bir hayranlığı var. Çatışmalar sırasında okuma alışkanlığı edindiği Pablo Neruda’nın Canto General’ini (Evrensel Şarkı) ezbere biliyor. Çocukluğundan beri, zor anlarda edebiyata sığınıyor. Şiire ve bir de Arjantin’e özgü acı bir içecek olan, bombilla adlı üzerinde küçük delikler bulunan özel metal bir pipetle içilen, çaya benzeyen mate’ye. Olağanüstü bir kalemi var. Kendini hiçbir zaman yazar olarak tanımlamadıysa da arkasında günlük, deneme, mektup, konuşma ve harp sanatı kitaplarından oluşan üç bin sayfalık miras bırakmıştı. O kadar ki Kübalı yazar Julio Llanes ‘yazar Che’ye’ bir kitap adamıştı.”
Küba’nın bağımsızlığını ilan ettikten sonra kendisini ziyarete gelen ailesinden ona yardımı dokunan yine annesi oluyor. Mümkün olan her fırsatta çevreyi dolaşıyor, insanlardan bilgi topluyor, toplumun nabzını tutuyor. Çünkü Ernesto’suna gerçeği süslemeden, onun konumunu abartmadan olup biteni anlatabilecek tek kişi o. Her zaman ona olduğu gibi o zaman da annesine güveniyor, onun tavsiyelerini dinliyordu can kulağıyla. Annesi Celia de la Serna y Llosa varlıklı bir aileden gelen iyi eğitim almış bir kadındı. Babası onu yatılı okula rahibe olarak yetiştirilmesi için göndermişti ama o Ernesto’nun babasına âşık olup okulu terk etti. Çünkü bedenen ve fikren özgür olmak, hayatın yatılı okuldaki ya da ailesinin yanındaki gibi olmadığını kendine kanıtlamak istiyordu. Bu yüzden doğan çocuklarının hepsiyle yakından ilgilenmiş ve inandığı değerleri, entelektüel dünya bakışını onlara aşılamıştı. Evlerindeki eşyalar yıkık dökük, tavanları derme çatma olsa da onlar soğuktan donarak evde otursalar da evlerinde her zaman okuyacakları birçok dilde kitap vardı. Hem Guevera kardeşlerinin hem de onların arkadaşlarının sık sık uğradığı bir kültür merkezi haline gelmişti. Siyasi ve kültürel gelişmeleri hep yakından takip eder, evdeki gençlerle sohbet ederdi. 1959 yılında Havana’da Celia gazetecilere ağır başlılıkla ve mütevazılıkla “Beş çocuğumdan Ernesto en meşhuru ama hepsi harikalar, hiçbir zaman özgürlüğünü kısıtlamak istemedim. Eğer kocam ve ben bunu yapsaydık, ilişkimiz bugün olduğu gibi yoldaşlık üzerine kurulamazdı. Oğlum hiçbir zaman ailesini karşısına almak durumunda kalmadı, her zaman endişelerini paylaşmaya ve anlamaya çalıştık,” diyor.
Celia, Arjantin topraklarında doğan oğlunun 9 Şubat 1959’da Küba vatandaşı ilan edilmesiyle gurur duymuştu. Küba Devrimi’nin haklı ve adaletli olduğuna inanıyordu; sonuçta Che Guevara onun oğluydu ve tohumlarının büyüyüp meyve verdiğini görmüştü. O günün anılarında Juan Martin; “Annem onun basamakları tırmanmasını sağlayan mimar. Annelik sıfatından ‘sana göz kulak oluyorum, sana hayat verdim’ rolünden çıkıp yoldaşına dönüşebilen bir kadın olduğu için ona müteşekkir. Her zamanki gibi birbirlerini anlayabilecekleri noktada buluşuyorlar,” diyor.
Annelik içgüdüsü denilen şey, Celia’da çok güçlüydü. Oğlunun kendi başına yolculuklara çıkmasına, tıp eğitimine ara vermesine bir şey dememişti. Kendi kurallarını çiğnemeyecekti, o onurlu gururlu ve savaşçı bir kadındı. Ama gözden uzak, nerede kaldığını, ne yaptığını bilmediği oğlu için endişelenmesi bitmiyordu. Ona sadece bir defa, 1956 yılında Fidel Castro ve arkadaşlarıyla Küba’yı işgal etmeye çalıştıklarında hapse düştüğünde geri gel çağrısı yaptı. Onu da yapabileceği en gururlu ve mantıklı bir şekilde yaptı; Küba onun vatanı değildi, neden kendi vatanındaki adaletsizliklerle savaşmıyordu da hayatını annesinden kilometrelerce uzakta tehlikeye atıyordu?
Ernesto’nun Che olduğu günlerde, annesine mektupla verdiği cevap çok netti; “Yaşayan ama alçak bir evladı, herhangi bir yerde ölmüş, fakat bunu görevi olduğunu düşündüğü şeyi tamamlamak uğruna yapmış bir oğula tercih etmeyeceğini sanıyorum.” Fakat ailesinden, özellikle annesinden hiçbir zaman bağını kopartmayan idealleri kadar kalbi büyük olan bu adam onu teselli etmekten vazgeçmemişti; “Diğer taraftan yaşlılıkla beraber baş gösterdiğini sandığım ve oğlunun hayatta kalmasını direten bu acının saygıdeğer olduğunu ve bunu olduğu gibi kabullenmek zorunda olduğumu ve bunu isteyerek yaptığımı söylemeliyim. Seni görmek isterdim, hem seni teselli etmek hem de kendime bile itiraf edemediğim zaman zaman hasretten kurtulmak için. Seni öpüyorum ve haberlerimi alamazsan hayatta olacağıma söz veriyorum.”
Ernesto Che Guevara’yı putlaştıranlar bunu görmek istemiyorlardı ama o da herkes gibi doğdu, yaşadı ve öldü. Ne şanslı ki Celia, en büyük ve en meşhur oğlunun acı ölümünü, cesedinin dünya tarafından bir sanat eseriymiş gibi sergilenmesini görmedi. Ondan iki yıl önce kanser yüzünden hayata gözlerini yummuştu. Belki oğluyla bu kadar yakın zamanda kavuşmayı beklemiyordu ama 1967’de ayrılmamak üzere annesinin gözbebeği, gururu, savaşçı oğlu Ernesto’yla buluştu.
KAFASINA GÖRE DERGİ 18.SAYI’DAN ALINMIŞTIR.
