MEPHISTOPHELES’İN ZİYARETİ

Yaşlı bir yazarın anılarından aktarılmıştır:

Büyükanne seslendiğinde sahanlıkta oynuyordum. “Camlı (vitrinli) odaya gel, büyükbaba seni bekliyor.” denildiğinde koşarak içeri geçiyor, büyükbabamın yanına gidiyorum. Beş yaşındayım ve bir süre için beni çok özlemiş olan aile büyükleriyle birlikte kalıyorum. Yaşayan iki oğulları, bir kızları ile çok sayıda torunları olan bu yaşlılar aslında babamın büyükbabası ve büyükannesiydi. Köşede oturan dedenin önünde açılır kapanır küçük bir sehpada tabak içinde ninemizin tanınmış spesiyalitesini gördüğümde “Yaşasın, bal helvası!” diye hafif tertip sevinç çığlığı atıyorum. Benim için her zaman ikram edecek bir şeyleri olur, bazen bir şeker bazen bir lokum. Tabii ki o zamanlar lüks şekerler ve tatlılarla çikolata gibi ürünler bilinmezdi. Ninemin yemeklerini çok sevdiğim gibi dedemin hazırladığı sucuklu kuru fasulyenin tadı hala damağımdadır… Büyükannem de gelip yanımıza otururken, sıcak tatlı bakışlarıyla beni kucaklıyor. Ne zaman beni kucağına alıp göğsüne bastırsa çocuksu bir duyarlıkla tarif edilmez bir güzelliğe, anlatılamaz bir sevgiye ulaştığımı hissederdim.

Ormanların içinden, sarp kayalıklar ve uçurumların kenarından dolaşan Kurtgeçmez geçidinde yağış altında, ben dayımın sırtında, küçük kardeşim atın sırtındaki boş kiraz sepetinin içinde, pazarcılarla birlikte yavaş yavaş ilerliyoruz. Aşağıya inenler, yol kapandığından, çitleri aşarak çamurlara bata çıka tarlalar ve bahçelerden geçip yolun öbür tarafına ulaşmaya çalışıyorlar. Nihayet, hava kararırken köye ulaşıyoruz ve bizi ışık yanmayan bir eve götürüp yanan bir çıra eşliğinde yukarı çıkarıp bırakıyorlar. Daha yaşlı, yıpranmış ve yorgun görünen büyükanneye koşuyor kucağına atılıyorum; büyükbaba saçlarımı okşarken her ikisi de gözyaşlarına boğuluyor. Uzun uzun bakışırken sevgi ve özlem dolu mutluluk anları bizleri sarıp sarmalıyor. Niçin ışık yakmadıklarını sormama gerek kalmadan pazara gidip henüz gaz alamadıklarını söylüyorlar. Acıktığımı söylediğimde büyükanne bir parça mısır ekmeği ile küçük bir tas ayran getiriyor. Şeker veya bir parça helva verirler diye bekliyorsam da getirmiyorlar. Çocuk muhayyilesiyle bir şeyler anlamaya çalışırken keder tüm varlığımı dolduruyor.

Civar köylere yolcu taşıyan minibüs dar ve bozuk bir yolun ayrıldığı kavşakta durduğunda annem arabadan inen yolcuya “Ben yukarı annemlere gidiyorum. Geçerken çocuğu bizimkilere bırakıver, olur mu?” diyerek bana köyü gösteriyor. “Bak köy işte orada. Haydi! Seni özlemişlerdir.” Yağışsız güzel bir gün, yürüyerek çok geçmeden evin önüne geliyoruz. Gölgede uyumakta olan uzun tüylü beyaz köpek beni tanıdığında koşarak gelip üzerime atlıyor, ellerimi, yüzümü yalamaya başlıyor. Güç bela kendimi bu eski dosttan kurtarıp avluya giriyor ve merdivenlere yöneliyorum. Henüz yukarı çıkmadan arkamdan bir ses beni durdurduğunda tüm yaşamımı, o yaşın düşünce ve hayal dünyasını altüst eden bir trajediyle karşılaşıyorum. Merdiven altında, genellikle kullanılmayan yıpranmış eşyaların konulduğu yerde, elinizi süremeyecek kadar pis ve kirli bir yatak üzerinde yorgana benzeyen çul çaput gibi örtüler altında büyükbaba yatıyor, yanında da büyükanne iki büklüm oturuyor. Yatağın yanında da bir iki tabak çanak görünüyor. Büyükannenin nurani yüzü donuklaşmış, sevgi dolu gözleri canlılığını yitirmiş, ellerinde yaralar açılmış, büyükbabamın tüm canlılığını yitiren gözleri çöken yüzünde adeta kaybolmuştu. Dünya tatlısı bu insanların düştüğü sefaleti anlamaya çalışıyorum fakat duygularım bu durumu kabul edemiyor, içimde önüne geleni yakıp yıkacak, azgın seller gibi her şeyi sürükleyip götürecek bir isyan dalgası gittikçe yükseliyor. Artık kendimi kontrol edemiyor sesimin son haddine kadar bağırmaya başlıyor, ardından adeta boğulurcasına hıçkırarak şiddetli bir ağlama krizine giriyorum.

Hıçkırıklar arasında eşimin “Ne oluyorsun, uyan!’ diyen sesini duyarak gözlerimi açıp etrafa baktığımda kayınvalidem de dahil tüm ailenin yatak odamızda toplandığını görüyorum. Herkes benden açıklama bekliyor ise de ben hala hıçkırıklarla tıkanarak ağlıyorum. Eşim diğerlerine “Şimdi bir şey anlatmaya durumu uygun değil, yarın konuşuruz.” diyerek herkesi yataklarına gönderiyor. Ertesi gün de şoku atlatamadığımdan, hıçkırık krizleri olmasa da sık sık gözyaşlarına boğuluyordum. Özellikle benim henüz küçük yaşlarda olduğum yıllarda, büyükbaba ve büyükannenin yaşamlarının son dönemlerinde yalnız, çaresiz ve bakıma muhtaç yaşadıklarını, vefat haberlerini bile ölümlerinden aylarca sonra haber aldığımızı hatırladığımda ne yaptığımı bilemez halde derin kederler içinde kaybolduğumu görüyordum. Daha sonraki günlerde artık gözyaşı yoktu fakat adeta beni felç eden, bir işe yönelmeme, çalıştığım konularda yoğunlaşmama imkan vermeyen derin bir hüzün tüm varlığımı kaplamıştı. Sürekli bu üzüntünün nasıl üstesinden gelebileceğimi, yaşamımdaki bu trajediyi nasıl atlatabileceğimi düşünüyordum.

“Yaşamımın ilk adımlarında bana hayatımın en güzel sevgilerini sunan bu iki insanla bir an bile olsa beraber olabilmek için neler vermezdim!” diye aklından geçirirken Dr. Faust’un kapısını çalan Nazım’ın dizeleri beni yeniden duygu seline bırakıyordu:

“Kapıyı çalıyorum.

Bu evde ben de senet vereceğim şeytana

Ben de kanımla imzaladım senedi

Ne altın istiyorum ondan

Ne bilim ne de gençlik

Hasretlik cana yetti. Pes

Beni İstanbul’a götürsün bir saatlik.”

Vatan hasretiyle yanıp tutuşan ve bir saat İstanbul’da olabilmek için tüm yaşamını vermeyi kabul eden şairin ardından ben kabul edilebilecek ne verebilirdim ki? Ömrümün geri kalanının bu pazarlıkta bir değeri olur muydu? “Keşke böylesi efsaneler, edebi anlatılar gerçek olsaydı da yüce duygular ve insanlık idealleri için bir şeyler feda edebilseydik.” diyorum. Uyuyor, uyanıyor, çalışıyor, dinleniyor, okuyor, yazıyorum, fakat zihnim hep bu düşüncelerle dolu. Zaman ve mekân ötesi sevdiklerimize kavuşmanın ancak Tanrı’nın lütfu ile öldükten sonra mümkün olacağınına inansam da bunu duygularıma anlatamıyorum; çünkü insanların sabırsız, tatmin olmayan duyguların, özlemlerin peşinde ömür tükettiklerini biliyorum. O günlerden sonra, benim güzel insanlarım, ninem ve dedem, bir daha ayrılmamak üzere düşünceler ve hayallerimde yerleşip kaldılar.

Avrupa’da bir halk efsanesi olarak bilinen Dr. Faust’u önce Marlow’dan okumuş sonra da Goethe’nin eserine başlamıştım. Bir halk masalı olsa da bunda gerçek payı olamaz mı diye düşünmekten kendimi alamadığım günlerden bir gün çalışma odamda düşüncelere dalmış otururken evin zili çaldı. Eşim bir yabancının benimle görüşmek istediğini haber verdiğinde misafiri yanıma göndermesini söyledim. İnce, uzunca boylu, şık, yabancı görünüşlü misafir güzel bir ses tonuyla kendisini kabul ettiğim için teşekkür ederek oturdu. Kendisine nasıl yardımcı olabileceğimi sorduğumda:

“Aslında ben size yardım etmeye geldim. Bir süre önce ısrarlı talebiniz bana ulaştı. Verilen süre azalmakta olduğundan gecikmeden size ulaşmak istedim.”

“Bu nasıl bir yardım olacak?”

“Çocukluk yıllarınıza dönüp orada nineniz ve dedenizle çocukluğunuzu yaşamak için ömrünüzün geri kalanını vermeyi kabul edebileceğinizi öğrenmiş bulunuyorum. Ben de sizinle bu anlaşmayı yapmaya geldim. Hazır mısınız?”

O kadar şaşırmıştım ki bir süre konuşamadım. Misafir şaşkınlığımı kafi görmemiş gibi son darbeyi de vurdu.

“Kültürlü bir insansınız, sanırım adımı duymuşsunuzdur. Ben Mephistopheles’im.”

Gök parçalanıp yıldızlar birer birer dökülmüş olsa ancak bu kadar şaşırabilirdim. Bir süre sonra zihnimi toparlayıp konuşacak hale geldiğimde:

“Bu bir şaka mı?” diyorum. Cevap Kutsal Kitap’ın diliyle konuşuyor gibiydi.

“Bizde şaka yoktur. O insan soyuna özgü kötü bir alışkanlık. Dünyanın her tarafında işlerim var, size beni geciktirme izni verilmedi. Sözleşmeyi imzalayın ki sizi birazdan sevdiklerinize götüreyim.”

“Yaşamının en mutlu yıllarına dönerek, çocukluğuna, sevdiklerine kavuşacak, sonra kaderi Mephistopheles’in elinde olan uzun ve karanlık bir ömür süreceksin.” diye düşünürken zarların atıldığını, zaman ve mekan sınırlarının kaybolmaya başladığını hissettiğimde “Evet, yaşamımın geri kalanı sizindir. Anlaşmayı verin, geç kalmadan imzalayayım.” son sözlerim oldu.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?