BEYAZ GECELER

Bir Masalın İçinde

Beyaz geceler denildiğinde birazcık edebiyata ilgi duyanlar Dostoyevski ve Saint Petersburg adlarını birlikte hatırlayacaklardır. Bu konuya bir de internetten baktığımızda konunun artık gizlisi saklısı kalmadığını, edebiyat sınırlarının dışına taşarak İskandinav ülkelerinde turistik geziler için bir slogan haline geldiğini, hatta aynı enlemdeki Kanada’ya kadar da ulaşabileceğini söylemek abartı olmasa gerek. Bazen bu konuların bir avuç edebiyatseverin kitap raflarında kalması mı yoksa artık halkın içine karışması mı daha iyi olurdu diye düşünürüm de bir sonuca varamam. Her ne söylenirse söylensin, konunun merkezinde her zaman Dostoyevski, Beyaz Geceler ve Saint Petersburg yer alacaktır. Küçük bir roman, uzunca bir hikâye hacminde olan Beyaz Geceler’i bunca kalıcı kılan nedir ki, kuzeyin incisi olan o güzel şehri ardı sıra edebiyat dünyasına alıp götürmüş, o güzel geceleri söz sanatının incelikleriyle bezemiştir. Küçük bir öyküden taşan mütevazi duygular, doğal ve içten kişilikler değil midir bizleri böylesine peşinden sürükleyen?

Anlatılan basit fakat sıcak, insanı derinden sarıp sarmalayan dört gecelik hüzünlü bir aşk öyküsüdür. Hayalperest anlatıcımız St. Petersburg’un beyaz gecelerinde sokaklarda dolaşırken tanıştığı kendi kadar yalnız olan Nastenka’dan etkilenir ve aralarında bir dostluk başlar. Kızın sevdiği genç Moskova’ya gitmiş ve bir yıldır da ondan tek bir mektup bile alamamıştır. Bu arada anlatıcımız Nastenka’ya iyice tutulmuşsa da duygularını açığa vurmamaktadır. Öykü fazla devam etmez ve üçüncü gecenin sonunda genç kız beklediği sevgilisine kavuşur, kahramanımız da tekrar “dört gecelik bir aşk hayali”nin ardından beyaz gecelerde yalnızlığına geri döner.

300 yıllık bir mazisi olan St. Petersburg, Rusya’nın ikinci büyük kenti olup Neva nehrinin Finlandiya körfezine döküldüğü delta üzerinde bizzat Büyük Petro tarafından kurulmuş olup yaklaşık 200 yıl Rus Çarlığı’na başkentlik yapmıştır. Dünyanın en büyük üçüncü müzesi olan Hermitage burada görülecek yerlerin başında gelir. Nevski Prospect’in de dünyadaki en tanınmış caddeler arasında bulunduğunu belirtelim. Kozmopolit kültürel yapısını düşünerek Gogol bu şehir için “Kendi vatanında bir yabancı” tabirini kullanır*. Rus Edebiyatı’nın Neva Nehri’nin kıyılarında kurulduğu söylentisinde St. Petersburg’a atfedilen onur payı dikkati çekmektedir*. Bu bölgede mayıs ayının ortalarından temmuz ortalarına kadar havanın fazla kararmadığı beyaz geceler yaşanır.

Beyaz geceleri birde oralı bir şairden dinleyelim. “Mayıs ayının sonuna doğru şehre ulaşan beyaz geceler tüm haziran ayı boyunca kalır. Kuzey ülkelerde çok iyi bilinen bir hadise olan beyaz bir gece, güneşin gökyüzünü sadece birkaç saatliğine terk ettiği gecedir. Bu şehrin en sihirli zamanı olup sabah saat 2’de lambaları yakmaksızın okuyabilir ve yazabilirsiniz. Gölgelerinden kurtulmuş olan binalar altın rengiyle çerçevelenmiş çatılarıyla kırılgan porselenler gibi görünürler. Etraf öylesine sessiz ve sakindir ki Finlandiya’da bir kaşık düşse çınlamasını hemen hemen duyabilirsiniz. Gökyüzünün şeffaf pembe tonu o kadar açıktır ki nehrin açık mavi sulu boyası onu yansıtmak için adeta silinip gitmiştir. Böyle gecelerde uyumak zordur, çünkü gece herhangi bir rüyanın bu gerçeğin altında olacağı kadar çok aydınlıktır. Orada gölgesi olmayan bir kişi su gibidir.”*

Bir kuzey ülkesinde geçen yıllarımızda nice mevsimler, günler, ışıltılı, aydınlık geceler gördük. Uyuyamadığımız sıcak, aydınlık yaz geceleri nehir boyunca sandallar, motorlar ve yatlarla dolu kıyılardan geçerek sokaklara dalıyor, kafelerde, barlarda çene çalıyor, bu aydınlık gecelerde zamanın nasıl akıp gittiğinin farkına varamıyorduk. Oralarda, uzun süren soğuk, yağışlı ve karanlık günlerin ardından sıcak ve aydınlık yaz günlerinin nasıl bir özlem ve sevinçle karşılandığını tahmin edersiniz. Edebiyatlarında bu konu çokça yer alır ve bir çok yazar gerek şiirlerinde gerekse romanlarında bu temalara zenginlik getirmişlerdir.

Fakat St. Petersburg’un beyaz gecelerinde bulunamadım.  Orada geçirdiğimiz soğuk ve yağışlı birkaç günün ardından, bir başka sefer, bu şehirde bir edebiyat gezisinde buluşmak üzere vedalaşırken, Dostoyevski’nin evinde Karamazof Kardeşler’le tanışmayı, Prens Mişkin’i görmeyi, Puşkin’in bizi Yüzbaşının Kızı’yla tanıştırmasını, ya da Gogol’un yakmayı düşündüğü eserini kurtarabilmeyi de düşünüyorduk. Nasıl ki bahar yağmurları toprağa can verir hayat dağıtırsa, umut da insanı her zaman böyle zinde kılıyor, yaşama daha fazla bağlıyor.

*Brodsky, J., A Guide to a Renamed City, In: Brodsky, J., Less than One, Farrar, Straus and Giroux, 1986  New York.

HARZEMŞAH HAFIZOĞLU

Yazıyı paylaşmak ister misin?