YUKARIDAN BAKILDIĞINDA
Nostaljik Bir Masal
Evleri ve malikâneleri ağaçlar arasında serpilmiş küçük bir sayfiye kasabasında yaşıyorlardı. Çocukluğundan beri kaynaştığı, tüm yaşamına şekil ve ruh veren bu güzel çevre, insanlar ve hayvanlar hâlâ anılarının en güzel köşelerinde yer almaktadır. Her gün göz göze geldiği meyve ağaçlarıyla ladin sedir gibi orman ağaçları doğanın olağanüstü yaşamından mevsimlere göre değişen görünümler sunardı. En sevdiği şey ağaçlara tırmanmak, dallardan dallara gezinmek, yukarıdan uzaklara, bulutlara, diğer evlerin çatılarına bakarken anıların derinliklerinde kaybolmaktı.
Zamanın hızına ulaşılamayacağının farkına bile varmadan yıllar yılları izliyor, yaşam yolunun güçlükleri yavaş yavaş görünüyordu. Öğrenim yıllarında ister istemez alıştığı çevreden uzaklaşıyor, yaz aylarında eve dönerek, eski günlerin kokusunu almaya çalışıyordu. Artık yaşının gereği doğal olarak ağaçlara tırmanma ve koşturmacalar sona ermiş, daha duygusal ve ciddi dönemler başlamıştı. Bir komşunun evinin yakınında bulunan ve dalları evin üst katını da aşarak çatının üzerine doğru uzanan devasa bir ağacın meyvelerini toplamak için sağa sola rica etmişler fakat henüz gelip de bu işe bakan birisi olmamıştı. Bir çay sohbetinde konu açıldığında, çocukluğunda bu işleri severek yaptığını şimdi de kendilerine yardımcı olabileceğini söyledi. Ağacın yaşlı olduğunu, dalların kolayca kırılabileceğini, ancak bunu tecrübeli birinin yapmasının uygun olacağını söyleyerek itiraz ettiler. Endişe etmelerine gerek olmadığını, uçlara fazla uzanmadan ulaşabildiği yerlerden toplayacağını söyleyerek onları ikna etti. Mutluluktan uçuyor, eski günleri çağrıştıran unutulmaz bir deneyim yaşayacağını düşünerek, yaşlı ağacın çatıya doğru uzanan büyük davetkâr dallarına özlemle bakıyordu.
Aynı gün öğleden sonra ağaca tırmandı. Saygın görünümlü emektar ağaç, tüm eski ahşap yapılarda olduğu gibi, ikinci katı çıkmalı olan evin çatısına doğru kocaman dallarıyla arzı endam ediyordu. Ev sahipleri alt katta oturdukları ve üst katı misafirler için kullandıklarından, meyveleri toplarken evin üst kat pencerelerine kaçamak bakışlar fırlatıyor, yer yer görünen çatılara, karşı tepelere ve uzaklara dalgın dalgın bakıyorlardı. Bahçelerde kesilip de kurumaya bırakılan mısır saplarının kokusuna bahçe atıklarının yanık kokuları karışıyor, vadiden gelen coşkun suların sesine karmaşık insan sesleriyle zaman zaman müzik notaları eşlik ediyordu. Güzel bir sonbahar öğle sonrasıydı. İnsanların ve doğanın, ışık ve gölgeler, renk ve kokularla uyum içinde olduğu ender anlardı. Yukarıda, mükemmel bir sükûnet ruhlara damla damla akarken, yer yer beyaz bulutların eşliğinde meleklerin kanat seslerini duyabilecek kadar gerçeklerin uzağına sürüklendiğini, artık zamana dur diyebileceği bir anın eşiğinde olduğunu hissediyordu.“Hiç haberim yoktu, meğer içimdeki göklerde yıldızlar yürürmüş.”(1) der gibiydi.
Mutluluk dolu gözlerle zamanda yolculuğa uzanırken, gözleri evin üst kat pencerelerine yöneliyor, pencereden kayarak evin içine uzanıyor, nesillerin ardında bıraktığı mistik atmosferi duyma arzusuyla, yavaşlayıp duran ve geçmişe dönen zamanda süzülerek odaları dolaşıyor. İçinde ocak ve rafları olan arka odada iki çeyiz sandığı, bir sedir, yerde yarı kapatılmış bir seccade ile divan üzerindeki namaz başörtüsü ve diğer eşyalar arasında, çocukluk yıllarında çekinerek girebildiği eski evlerinin sandık odalarında olduğu gibi, uhrevi bir atmosfer içinde cinlerle perilerin ayak seslerini duyar gibi oluyor. Bir el kendisini durduruyor ve sandıkları açıyor: Nesilden nesile geçen, hanımların özel hazinelerinde saklanarak günümüze kadar ulaşan belki Hind’den belki Çin’den gelen güzel kokulu sabunlar, çiçekler, yapraklar, esanslar, paha biçilmez el işleri, değerli elbiseler, işlemeli örtüler ve benzerleri başını döndürüyor; rayihaların eşliğinde odadan çıkıyor. Oturma odası olduğunu düşündüğü bir diğer odaya geçiyor. Pencerelerin önünde sedirler, diğer duvarlarda camekânlı, oymalı masif ahşap dolaplar ve büyükçe bir ocak bulunan daha aydınlık bir oda. Kitapların bulunduğu bir dolabı açtığında çoğunluğu Osmanlıca olan tarihi ve edebi eserler ile bazı gramer kitaplarının yanında Fihi Ma Fih, Bostan gibi bazı Farsça kitaplar görüyor. O anda, ışıltılar içinde bir siluet yanı başından sıyrılarak ön odaya geçiyor.
Aşağıdan gelen bir ses kendisini yeniden zamana döndürüyor, meyve kovasını aşağıya göndermesini istiyor. Yavaş da olsa, çalışmaya adapte olarak, meyve toplama işine devam ediyor. Dinlenme ve çay molasından sonra gölgeler uzamaya başlıyor ve akşamın tatlı serinliği hissediliyor. Üst katın ön pencerelerinden birinde genç bir hanım bir Rönesans tablosunun koyu tonları arasından çıkarak tüm görkemiyle belirdiğinde birden başında rüzgârlar esmeye başlıyor. Ressamın fırça darbelerinin tazeliğini taşıyan canlı ve ışıltılı bir bakış, bahar sabahını andıran bir gülümseme, tatlı, sıcak bir ses tüm benliğini sürükleyip götürüyor. Görüntü geldiği gibi sessizce uzaklaşarak kayboluyor. Akşam olurken, işin çoğunu bitirdiğinden ağaçtan inip geri kalanları yarın toplayacağını söyleyerek, istediği halde bu genç hanım hakkında kimseye bir şey soramadan oradan ayrılıyor.
Sabah erkenden tekrar ağaca tırmanıyor ve geri kalan işi tamamlamaya çalışıyor. Serin, nemli ve ürpertici bir atmosfer, her şeyi kaplayan, saran beyaz bir sessizlik. Sisler içinde uzayıp giden steplerin derinliklerinde, dört atın çektiği yaylı bir arabayla yer yer karşılarına çıkan eski malikâneler, yıkıntılar ve küçük mabetleri geçerek, kısmen bataklık bir arazide yol alıyorlar. Yoğun bir sisin kapladığı arazide ancak çok yaklaşıldığında fark edilebilen yapraksız ağaçlar ve boylu bitki örtüsü korku filmlerini aratmayacak ürpertici görünümler oluşturuyor. Yol güzergâhına yakın bir noktada pek iyi seçilemeyen, muhtemelen manastıra benzeyen bir yapı belirince yavaşlayıp duruyorlar. Çevrede kimsenin bulunmaması ve içeride zayıf bir ışık dikkati çekiyor; eski, paslanmış bir kapıyı zorlayarak açıp içeri giriyorlar. İçeride, ağır ve ürpertici bir atmosferin herkesi etkilediği büyük bir odanın sonunda yer alan üstü camlı bir lahde doğru ilerlediklerinde, hiçbirinin yaşamında görmediği güzellikte genç bir kadının, dokunulamayacak kadar güzellikteki elbiseleri içinde yatmakta olduğunu görüyorlar. Böylesine bir güzelliğe daha yakından bakmak, gerçekten ölmüş olup olmadığını anlamak için lahdin kapağını zorlanarak kaldırıyor. Bu esnada keskin bir köşeye takılıp yaralanan elinden birkaç damla kan lahitteki güzelin üzerine damlıyor ve bu yüzlerce yıl uyuyan Şeytanı uyandırıyor. İlahi bir güzellikten iğrenç bir görünüme dönüşen İblis’in dehşet görünümleri ile herkes altüst oluyor. (2)
Kâbus dolu görüntüler yavaş yavaş uzaklaşırken, vahşi batıdan Grand Canyon’a Büyük Sahra’dan Rus steplerine uzanarak yeniden beyaz hayallere dönüyor. Dünkü unutulmaz tabloyu yeniden görebilmek umuduyla üst kat penceresine istemeden gözleri kayıyor. Biraz sonra evde gidip gelmeler başlıyor, kahvaltı telaşı sürerken ona da çay ve kek ikram ediliyor. “Misafiriniz yeni mi geldi?” diye sorduğunda aldığı cevap oldukça şaşırtıcı: “Bu günlerde gelen giden kimsemiz yok.” Öyle ise, dün yukarıda gördüğüm genç hanım kimdi?” diye sormanın nezaketsizlik olacağını düşünerek vazgeçiyor. Tekrar yukarı tırmanıyor ve çekinerek tüm pencereleri gözden geçirdiğinde kimselerin olmadığını anlıyor. Tüm bunlar gerçek miydi, ya da hayal gücünün hoş bir şakası mıydı? Hitchcock tarzı varsayımlar üzerinde kafa yorarken kendini yorgun hissederek bu konuyu sakin bir kafa ile düşünmek üzere ertelemeye karar veriyor.
Beyaz yumuşak örtüsünün altında tabiatın huzur dolu doğası yeniden güzel şeyler söylemek ister gibi hafif hafif açılmaya başlıyor. Öğle saatlerine yaklaştığında azalan sisin yoğunluğuyla güneşin ışınları parlamaya başlıyor, donuk, soğuk görünümler silinmeye, ışıltılı hayallere dönüşmeye başlarken, artık manastır görüntülerinin son kısmını değiştirme zamanının geldiğini düşünüyor ve o kısmı: “Dünyalar güzeli bir buseyle uyandığında manastır eskisi bir saraya, mevsim bahara, doğa bir cennet bahçesine dönüşüyor. Artık mutluluk önümüzde.” diye bitiriyor.
İşini bitirip aşağıya iniyor, ev sahiplerinin teşekkürlerine, kendilerine her zaman yardımcı olabileceği sözleriyle veda ederek ayrılırken, acaba onu tekrar görebilir miyim diye yeniden üst pencerelere göz atıyor.
Bu masal artık burada bitiyor. Henüz söylenemeyen bazı şeyleri geride bıraktığının farkındaydı. Bir yıl sonra tekrar yaz aylarında eve döndüğünde yaptığı ilk şey komşuları sormak oldu. Yaz boyunca, ara sıra uğradığında, kimseciklerin görünmediği bahçede gezinirken, ağaçlar bütün güzellikleriyle davetkâr bakışlar sunmaya devam ediyordu. Uzun yıllar sonra, evlerinin de içinde yer aldığı, yazlık sitelere dönüşen arazileri görmek ve yeni evlerini ziyaret etmek için döndüğünde aradığı hiçbir şeyi yerinde bulamadığı, o muhteşem doğanın, o güzel evler ve malikânelerin yerinde yeller estiğini gördüğünde, tüm hayalleriyle birlikte bir geçmişin de yok oluşunun telafi edilemeyecek kadar acı dolu bir hikâyesi olduğunu anlamak için artık vakit çok geçti.
- Pessoa, F., Huzursuzluğun Kitabı, Çev. S. Özen , Can Yayınları, s. 610
- Bu paragrafta ilk gençlik yıllarımda izlemiş olduğum, fakat ne adını, ne oyuncularını ne de yönetmenini hatırlayabildiğim bir filmden bazı sahneler aktarılmıştır.
HARZEMŞAH HAFIZOĞLU
