HAYALLERİNİ KEŞFETMEK

The Worst Person In The World (Dünyanın En Kötü İnsanı), Oslo’lu senarist ve yönetmen Joachim Trier’in Oslo (2011) ve Thelma (2017) üçlemesinin son filmi. Trier, bu üçlemede de ilk kısa filminden beri senaryolarını beraber kaleme aldığı Eskil Vogt ile beraber çalışmış. Film; epilog, prolog ve 12 bölümden oluşuyor. Elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap misali romansı bir tarzda çekilmiş. Genç yönetmen Joachim Trier’in filmlerinde beni en çok etkileyen şey, filmi izlerken soluduğum sahici atmosferin içinden filmden çıktıktan sonra da bir süre çıkamayışım. Başrollerde Cannes Film Festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü fazlasıyla hak eden Renate Reinsve ve Anders Danielsen Lie var.

Son yılların en romantik filmlerinden birinin adının “Dünyanın En Kötü İnsanı” olması biraz ironik ama Trier karakterlerinin kendini arayan, nereye ait olduğunu henüz keşfedememiş, kendini olduğu gibi kabul etmek konusunda ikilem yaşayan karakterler olduğunu düşünürsek gerçekçi bir ad olmuş. Film de adı gibi seyirciye ilişkiler, aşk, hafıza, kimlik, ölüm, annelik üzerine kafa yordurmada çok başarılı… En can alıcı nokta ise seçimlerimiz ve onların acı ve üzücü sonuçları nedeniyle kadere ne kadar kafa tutabileceğimiz? Hayallerimizi keşfetmek ve bu yollarda yaptığımız seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmek bazı hayatlarda çok sancılı oluyor.

Filmin ana karakteri Julie, tıp okuyan yirmili yaşlarında genç bir kadındır. Bir süre üniversiteye devam edip asıl istediğinin psikoloji olduğuna karar verir. Psikolog olduktan sonra bununla da mutlu olmayıp en son olarak fotoğrafçılığa ilgi duyar ve bir süre de fotoğrafçılık eğitimi alır. En son olarak bunların hepsini bırakıp bir kitabevinde çalışmaya başlar. Hayatta varoluşsal kaygıları vardır ki bu bir erkeğe bağlanmasına ve aile olmaktan korkmasına neden olmaktadır. Babasıyla olan ilişkisinde de sorunlar yaşamaktadır. Bir partide kırklı yaşlardaki karikatürist Aksel (Anders Danielsen Lie) ile tanışmasıyla hayatı değişir. Aksel’in, Julie’nin aksine hayata dair hayalleri, amaçları nettir. Aralarındaki fazlaca yaş farkı  nedeniyle  ikilinin hem aile hem de sosyal ortamlarda yaşadığı sorunlara film boyunca şahit oluruz. Filmde birçok kez arada jenerasyon farkı olan ilişkilere gönderme yapılıyor. Julie tam olarak ne istediğini bilmeyen ve kendini arayan bir kadın olarak Aksel’in dünyasına çoktan çekilmiştir. Lakin, fragmanda çok anlamsız gelen Julie’nin sözleri filmin içinde o kadar anlaşılır ki geriye bu tezatlığın her iki tarafında da kalan bir seyirci bırakıyor: “I do love you, but also I don’t.” (Seni seviyorum ama aynı zamanda da sevmiyorum.)

Bu ayrılık sahnesinde, Oslo’nun donakaldığı müthiş sekans devreye girer ve seyirci bir aşktan diğerine duygularını dondurarak kolayca geçiverir. Julie ve Eivind (Herbert Nordrum) tam da o aşkın ortasına düşerler. Eivind de Julie gibi kendisinden olgun biriyle sakin bir ilişki yaşamaktadır ve bir barda çalışarak hayatını kazanmaktadır. Her iki tarafın da bir beklentisinin olmadığı yeni aşk hep daha komik, heyecanlı ve eğlencelidir ya belki de bu yüzden çabuk tüketilmeye mahkumdur.  Julie seçimlerini kadere ve akışa bırakmıştır bu nedenle filmin romansı tarzı da Julie’nin kadere ilişkin beklentileri ve sonrasındaki hayal kırıklıklarını çok iyi yansıtıyor. Yönetmen Joachim Trier’in sözleri de buna açıklık getiriyor:

“Aşk hikâyelerinin merkezinde varoluşsal sıkıntılar olabiliyor. Aşk hayatta yapılan en büyük seçim, bu yüzden aşk hikâyeleri bizi her seferinde meraklandırıyor.”

Birçok kişinin ilişkisinden bir şeyler bulabileceği romantik bir dram diyerek filmi sıradanlaştırmayı hiç istemem çünkü film gerek diyalogları gerekse çekimleriyle romantik, sıra dışı, samimi, akılda kalıcı, cesaret veren bir film.

Ben kendimi filmi izlerken izledim. Aşka dair söylenmiş ya da söylenmemiş sözlerimi, sadece kendimle ve O’nunla paylaştıklarımı işittim. İzledim ve ikna oldum. Artık Julie kutsalıma sızmıştı. İşte filme tam da  bu yüzden aşık oldum. Görmek, çoğu zaman inanmak olabilir.

“Gerçek kişi ekranda gerçek gibi görünecek diyen insanlardan değilim, görünüşte gerçek olan bir şey yaratmak için çok çalışmak gerekiyor. Bunu söyledikten sonra, sahneleri oldukça sıkı bir şekilde yapılandırmaya çalışıyorum ama sonra bunun içinde onlara beklenmedik yerlere gitmeleri için boşluk bırakıyorum.” Joachim Trier

Kaynaklar:

  1. David Thomson, Bir Film Nasıl İzlenir? Alfa Yayınları, 2015

Feyza Yalçın

(Sinemart Yazarlık Okulu Yaratıcı Yazarlık Öğrencilerinden)

Yazıyı paylaşmak ister misin?