SEZGİN KAYMAZ – NEFHA

Nefha’nın fikri nasıl çıktı, ne zaman oluştu?

Geçtiğimiz yaz bir başka romanımın üzerine çalışırken yeni bir şey yazılmaya başladı. Konu birdenbire değişti, dağıldı. Roman Ankara’da geçiyordu bir baktım cennette geçmeye başlamış. Dedim herhalde bu o roman değil, başka bir şey olacak. Yeni bir dosya açtım, oradan yazmaya başladım. Her şey başka bir şeyi tetikliyor. İlhamla yazmanın tabiatı bu, herhalde Ankara’da geçen olaylar romanı yazarken bu romanı yazmamı tetikledi. Nerden geldi bilmiyorum, bir anda Mikail’le uğraşmaya başladım. İlhamın huyu bu; ağır misafir gibidir, geldiği zaman kapıyı açık tutacak, içeri buyur edeceksin.”Bir dakika, şu romanı halledeyim de ondan sonra gel” dersen gücendirirsin, çeker gider, bir daha da geçerken bile uğramaz.

Alegorik anlatım biçimi karşımıza çıkıyor bu romanda. Neden alegorik tarz bir anlatıma götürmek istediniz acaba?

Benim bir konu seçip, literatür tarayıp onun üstüne gitmek gibi bir becerim yok. Rüzgâr nerden gelirse ben o tarafa yatmak zorundayım. Şu konuyu seçeyim, şöyle mesajlar vereyim, öyle güzel lâflar edeyim ki herkesin aklına mıh gibi çakılsın gibi heveslerim olmaz hiç. Ne geliyorsa kendiliğinden gelir, gidiyorsa kendi istediği için gider. Nefha dediydik… Ben yazarken Mikail melekciklere ders veriyordu, o onun lafına laf attı, o onun lafına cevap verdi, o ona sinirlendi derken ben seyrettim sadece. Şimdi de sahneye şu girsin, bunu söylesin gibi bir müdahalem olmadı. Kendi haline bıraktım, aktı gitti.

Romanlarınız öykülerinizde kullandığınız capcanlı sıcacık bir dil. Sezgin Kaymaz’ın dilini şekillendiren etmenler nelerdir? Dil sizin elinizde nasıl akıyor?

Herkes kendisi gibi konuşur, kimseye Zeki Müren Türkçesi dayatmamalısınız. Her yerin, her işin, her coğrafyanın ve meslek grubunun konuşma, anlaşma lezzeti vardır kendine ait. Ben bir şeyler görmüş, yaşamış gibi yazdığım için zaten taksi şöförü de Ankaralı da kendine göre konuşuyor; onu aktarıyorum sadece. Cennet yazıyorsanız o uhrevi mekânın kendine has kadim bir dili olsa gerek, onlar öyle konuşur diye esinleniyorsunuz. Fırtına çıkıp Adem’le iblis kovulunca Cennet demografisi değişiyor ve doğal olarak başka türlü konuşmaya başlıyor sakinleri. Ve “Her şey değişmeye başlamıştı…” dedikten sonra yazar da yazarlık reflekslerinin gereği olarak değişenleri yazmaya başlıyor, yoksa kendisini yalancı çıkarır.

Roman ve öykülerinizin her biri biz okurlar için yeni bir hayat. Sizin bu eserde kurduğunuz dünyanın aynı zamanda izleyicisi oluyoruz. Dilde yakaladığınız gerçeklik, bunu bize çok gerçekçi olarak yaşatıyor. Bir yandan da gerçeklikle fantastiği birleştiriyorsunuz. Zamanda atlama, farklı yerlere gitme başka varlıklar gibi. İkisini aynı anda nasıl yapabiliyorsunuz?

Hiçbir şey göründüğünden ibaret değil. Onun ötesinde de bir şeyler var, biz sadece henüz hayal edemediğimiz için görmediğimizi düşünüyoruz. Öldükten sonra dirilen adamlara sorarlar, ışık görmüştür. Gözü kapalıyken insan nasıl ışık görür? Zihni ile hayal gücüyle belki de ruhuyla görür. Hayat da böyle, sen bakıyorsun, gördüm dediğin şeyler burada. Görmedim dediğin şeyler ise sen ister gör ister görme, olup gidiyor zaten. Duymadım dediklerin için de durum aynı. Duysan da duymasan da o sesler var. Dahası, duyduğun, ama ilgilenmediğin için için duymazdan geldiğin nice arka plan sesi de var, sana ait bir yerlerde depolanıyor eksiksiz. Sonra an geliyor,ortaya çıkıveriyor birer birer, meğerki görmüşsün, duymuşsun, yazarken anlıyorsun.

Duymadığını, görmediğini sandığın şeyler nasıl ortaya çıkar dersen, samimiyetle çıkar derim.  Yazar, okuru ille de inandırmaktan, ille de yönlendirmekten, ona ille de bir şeyler öğretmekten ve ille ama ille mesaj vermekten uzak durursa eli rahatlar, geldiği gibi, bildiği gibi yazmaya başlar.  Şöyle bir düşünelim: Doğduğumuz andan itibaren üzerimize konulan ne ağır kapaklar var değil mi? Doktrinler, öğretiler, gelenekler, örfler, ahlak, din, tabu ve daha başka bir sürü şey, bir sürü dogma var. Bunlar bizi öyle bir kuşatır ki, olup bitenleri görmedik, duymadık sanmaya başlarız. Oysa bıraksalar, gözümüzden hiçbir şey kaçmayacaktır. Bizi hizaya sokanların, yakamızdan tutup tutup ”Bak şurdan yürü, burdan yürürsen düşersin” diyenlerin mengene gibi öğretileri yüzünden görme, duyma, idrak etme yeteneğimizi unutur ve kaybederiz yavaş yavaş. Ben kendi adıma, kaybetmedim, hiçbir yeteneğimi unutmadım diyemem ama üzerimdeki o kapakları birazcık da olsa kaldırdığımı söyleyebilirim.

Neden fantastik yazdığıma gelince… Hayatın kendisi zaten çok fantastik. Şu belimizin sağ ve sol yanında mevzilenmiş böbrekleri düşün… 70-80 yıl hiçbir hücresi diğerinin işine karışmadan kendi işini yaparak ama toplamda tek bir işi kotararak sıfır hatayla çalışıyor. Bu sana fantastik gelmiyorsa bir de teknolojinin yapabildiği en kapsamlı diyaliz makinesini getir gözünün önüne; küçücük bir böbrek yetmiş seksen yıl dur durak bilmeden çalışırken, fişini iki saat sonra çekmezsen bu teknoloji harikası diyaliz makinesinin feleği şaşıyor, bir daha tamir edilemeyecek şekilde bozuluyor, yanıyor, patlıyor.

İnsan kendi çok fantastik de haberi yok.

Yazıyı paylaşmak ister misin?