DEĞİŞİK
Zamanı gelmemişti aslında. Ama kendi sallantılarımdan da biliyorum ki, zaman bu ara saatten takvimden bir değişik işledi. İç zamanımız gelmese çağırmazdı. Geç kaldım. Gelmiştir.
Beni otoparktan bir üst kata çıkaran merdivenler neden herkesin işini kolaylaştırırken benimkini zorlaştırıyordu ki? İşte yine aklımda bitiverdi. Yine nereden çıkmıştı. Bu mesaj neden telefonumdaydı. Bugün bunu düşünmek istemiyordum ama gitmiyordu aklımdan. Konuşmak istediğini söylüyordu mesajda. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Kelimeler ortalığa bir kâğıttan okur gibi döküldükten hemen sonra, arkasını dönüp giderdi hep. Ağır çekimde uçuşan saçlar ve arkasında görmediği patlamalar, dumanlar… Bu sahne birlikte başrol oynadığımız tüm filmlerin fragmanıydı. Merdivenleri kendim tırmansam da beynimdeki bu çöplerin kokusu gelir miydi diye düşündüm? Ne gerek vardı da bu kirlilikler beynimde yer tutuyordu ki? Yürüyen merdivenlerle birlikte bu konuşmadan uzağa, yapmak istediğim konuşmaya doğru ben de yürümeye başladım. Düşüncelerimden kaçarcasına adımlarımı hızlandırdım.
Kafeye tık nefes attım kendimi. İç kısımlara doğru hızla ilerlerken içimdeki sıkıntı eridi. Garsonun beni görünce değişen yüzünden miydi? Geçerken bir anlık görmüştüm. Sırıtırken kaybolan gözleri, ne derler, sırnaşık mı? Yok yılışıktı. Doğruca masamıza doğru ilerledim. Eeee boş. Gelmiş olmalıydı. Yoksa başka masa mı? Yine lök gibi oturdu içime sıkıntı. Bu kez garsondan değildi. Hayır, başka masa olamazdı. Arkamdan yetişip, yanımda bitiverdi. “Hiç etrafına bakmaz mısın sen?” derken gülüyordu. “Masa doluydu, şimdi boşaldı, gel hemen kapalım.” Oh çektim. Kaptık. Masamızın etrafını saran bulutumuzu gördüm. Duyduklarında kimsenin bize tuhaf bakmayacağı bu yeri severdik. Bu masanın kocaman bir atmosferi var. Bizden yayılan bir çeper gibi. Yerleştik defterimizle kalemimizle… Kimsenin kalem oynatacak takati yok gibi görünse de…
Meraklı genç garson, bize doğru yönelen arkadaşını fark edince koşup yetişti. “Ben ilgilenirim” diyerek öne atıldı. İnsanlar kendileri ile ilgili olmayan bu kadar fazla şeyi beyinlerine doldurmaya neden bu kadar meraklı olurlar diye düşündüm. “Kimler gelmiş. Buyurun efendim.” diyerek menüyü istemediğimizden emin olduğu halde burnumuzun dibine koydu. Menüye bakmadan “Merhaba, kahvelerimizi alalım biz, yine her zamankinden” dediğimizde hemen, “Bir kerecik baksaydınız, yeni spesiyallerimiz geldi. Herkes bayılıyor.” diye zorladı. “Kahve kâfi” dedik aynı anda.
“Önce sen anlat bakalım, ne zamandır?” dedi. “Bir haftayı geçti. Senin?” dedim. “Geçen hafta sinyallerini veriyordu. Geleceğini anlamıştım” diyerek yanıtladı. Hiç şaşırmadım. “Noldu?” dedim.
Başka şehirlerde yaşasak da, çok başka işlerle uğraşsak da, bambaşka hayatların içinde çabalasak da, nasıl oluyorsa, varoluşsal sancılarımızın paralelliği hiç şaşmazdı. O kadar çok yaşamıştık ki irdelemez olmuştuk. Yıllardır hep böyle olurdu. Depresyonlar, sorgulamalar, farkındalıklar, çözümsel süreçler hep paralellik gösterirdi farklı hayatlarımızda. Bu hafta onun da çok diplerde olması muhtemeldi. Şiddetini de kendimden biliyordum. O yüzden erken kahve teklifi hiç şaşırtmadı. Ne olmuştu bize yine bilmiyordum. Tam da yeni toparlanmış, birer çocuk kitabı yazmıştık.
Yayınevinden gelen maili telefonundan açıp önüme koydu. “Aaaa bu dizgisi biten son hali diye gönderdikleri kitap.” dedim şaşkınlıkla. “Evet. İstedikleri gibi soyut olmamasını sağlamıştım oysa.” derken yüzü düşüktü. “Bilmem mi? Yapma demiştim sana. Onlar bu revizyonu hak etmiyordu ama çocuklar kitaptan kaldırdığın hayal dünyasını hak ediyordu.” Sinirlenmiştim. “Tamam savaşçı, sakin ol” dedi kıkırdayarak. “Sende ne var?” diye topu bana attı.
“Kelimelerle uğraşmanın yükleri işte. İnsanların kelimelerinin yankılarını taşıyorum. Beynimde kayıtlardan bir çöplük inşa ettiler. Kaçamıyorum da kendi içimden. Kelimeleri benim için özenle seçip, söyleyip kaçıyorlar gibi geliyor. Başka bakıyor olmalılar. İyi sandıkları bir şey bile, aklımın doğasını kirletebiliyor.”
Garson masaya çok yavaş hareketlerle kahveleri bıraktı Defalarca şekeri, peçeteyi düzeltti. Aklım arkadaşımdaydı. “İnsanlardan kaçamazsın ki. Hepsini ana merkezine alma” dedi. Bir an dikkatim dağıldı. Sanki garson tepemizde bekliyordu. Başımı kaldırdım. “Başka bir isteğiniz olur mu diye soracaktım da. Menüye bakmanızı bekliyordum. Lafınızı bölmeyim dedim” derken lafımızı düşünmüş olmalı “ıhı ıhı” diye sırıttı.
Ben de sesli güldüm onun kadar beceremesem de. “Yok teşekkürler. Menü de istemiyoruz” diyerek yeniden masada biten menüyü eline tutuşturduk. “Ah keşke yapabilsem. Her kelime ana merkezimde binlerce analize tabi tutuluyor. Bunu durduramıyorum?” diye devam ettim.
“Dinleme onları artık, arkanı dönüp gitmelisin. Neden onların beynine girmesine izin veriyorsun ki.” Derken gözlerimin tam içine bakıyordu. Sanki kendisi yapabiliyormuş gibi. “Yapma ama biz bu muyuz? Ben insanlara sırtımı dönemem ki…” derken yakınıyordum.
“Ama bu çöp kokusu da çocuklara vereceklerini etkiliyor. Oraları temiz tutmak zorundasın. Öylece değişemem diyerek sadece seninmiş gibi kirletemezsin. Çocuklara sordun mu?” dedi. Sanki her kelimesini, benden önce kendisine söylüyordu.
“Bazen düşünüyorum. Bizim sistemimiz neden böyle zorlu işliyor. Neden monolog değiliz ki? Sık sık bozulan ayarlarımı yeniden düzeltirken yaşlandım.”
“Al benden de onun katları kadar.” İşte gelmişti. Bana yardım etmeye çalışan duruşunu bozmuştu bu konu. “Kendimi yeniden ayarlamam günler sürüyor. Psikologlar, müzikler, kitaplarda şifa arıyor, listeler yapıp güç bela tamamlamaya çalışıyorum. Tam da tıkır tıkır işlemeye başladığımda, biri gelip hepsini bozuveriyor? Yüzüne sen bir egoistsin de denmiyor. Gözlerine bakıyorum, tatmin tamamlandı yazıyor. Sorsan, ne yaptığının farkında değil. Kendime bakıyorum, en baştan ayar istiyor. Geceler boyu beynindeki çöpleri ayrıştır dur ondan sonra” fena dökülmüştü.
Kolunu tuttum. Hepsini kendimden biliyordum ve o da bildiğimi biliyordu. “Peki başka insanların neden bozulmuyor?” diyerek söylediklerini tek kelime etmeden içime saklamak istedim. Dökülmüş birine ne deseniz olmazdı. Gülümsedi. “İkimizden başka, ayarı bu denli bozulan birini daha tanıyorum galiba.“
“Sanırım ben de…” Güldüm. Eski patronumuzdan bahsediyorduk. Bu ara onu çok sık düşünür olmuştum. “Hatırlıyor musun?” dedim. “Herkes sinir olurken biz onu ofisin içinde nasıl dikkatle takip ederdik. Bildiğimiz kimseye benzemiyordu. Her hareketini izleyip anlamaya çalışırdık. Değişik bir şey dolaşıyor gibi gelirdi ortalıklarda.” Hüzünlendi; “Ama içten içe bizi insan yerine koymuyor diye çok üzülürdük. Çok küçükmüşüz.”
“Haklıydı belki. İnsanlar türlü türlü. Her birinin çocukluğu, travmaları, dertleri başka. Kendini bunlardan sakınıyormuş işte. Derinlemesine her kelimeye anlam yüklemeye çalışmaktan artık öleceğiz. Üstat ne diyor: ‘Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten?’ gördüğün gibi anlatmak zaten hayal de. Anlasak da anlamış sayılmayız. Kendimize bunu yapmaktan vazgeçmeliyiz.”
“Haklısın. Peki çözüm önerin var mı?” dedim. “İstemediğin o şeyi yapmak işte. Çöp sinyalini alırsın sen. Koku geldiği anda koruma modu diyorum.”
“Diyelim ki arkamı dönüp gittim. Kim gibi olurum.” Derken pis pis sırıttım. Ciddiyetten sıkılmıştım. Buğulu ve yarım bir kahkaha attı. “Şimdi şimdi onu anlıyorum ben. Biz de onun gibi kendimizi korumak zorunda olanlardanız.” İçsel analize devam ediyordu.
Atmosferimizin rengi değişsin istedim.“10 yıl önce işten ayrıldıklarında; asla onun gibi olmayacağız diye büyük sözler veren ekibe sesleniyorum? Kim gibi olmaktan bahsediyorsunuz?” İkimiz de güldük.
Kahvemden bir yudum aldım. Belki de sorunumuzu garson bizden iyi biliyordu.
“Menüye mi baksak.” dedim. “Yeni spesiyaller varmış.” Renk değişmişti sonunda. “Olayı garson bizden önce çözüp de bize anlatmaya çalıştığı gibi değişsek iyi olacak.”
Gülümsedi. “Başka yolu yok galiba. Meğer biz de değişikmişiz.”
Yaratıcı Yazarlık Öğrencilerinden Sevil Kahveci
