LEYLA’NIN EVİ
Hava kararmak üzereydi. Pencerenin buğusunu koluyla sildikten sonra eliyle avuçladığı bardaktan çayını yudumladı. Caddenin ortasındaki asırlık ağacın altında kollarını çapraz yapıp ufak ufak sıçrayarak ısınan çocuklara gözleri takıldı. “Havanın soğuğu içlerine işlemiş” diye geçirdi içinden. Çatının uzantısının alt kısmına sığınan köpek soğuktan titriyordu. Karşıdan koşa koşa gelen komşu Ayşe’nin oğlu Selim sırt çantasının altında ezilirken çamurlara bata çıka koşturuyordu. Siyah önlüğüne tezat beyaz yakasının tek düğmesi ya yerinden çıkmış ya da kopmuş omuzuna sarkıyordu. Kabanı sırtına kapak olacağına çantasına yük olurken cılız vücudunu yere daha da yaklaştırıyordu. Tüm bu koşuşturmanın yansıması eve yaklaşırken zil çaldı.
Leyla elindeki bardağı pencerenin altındaki tek ayağı aksak sehpaya bırakarak kapıyı açmaya gitti.
“Kim o?”
“Postacı Ali Leyla Abla”
“Ali Efendi hoş geldin ve inşallah hoş haber getirdin”
“Almanya’dan mektubun var abla”
Ali cevap verirken Leyla’nın kulaklarına ansızın sızan uğultular, gözlerine ağır gelen gözyaşları ve derinliklerden taşan iç çekmeye benzer sessiz bir haykırış havanın soğukluğunu alaşağı etti. Ali’nin sanki hiç bitmeyecek konuşması vızıldama şeklinde ışığın hızında kayboluyordu. Ama ne kelimeler tanıdıktı Leyla’ya ne de elindeki mektuptaki el yazısı. Ali’nin parmaklarını iki kere şıklatmasıyla kendine gelen Leyla ağırlığa dayanamayarak gözyaşlarını bıraktı. “Soğuktan” dedi Ali’ye. Oysaki soğuktan olmadığını kendine bile itiraf edemiyordu.
Leyla mektubu alıp içeri girdi. Çayını bıraktığı odaya geçerek divana oturdu. Elinde mektup dakikalarca karşıdaki yeşil duvarda asılı çerçeveye dikildi gözleri. Çerçeveyi duvara mıhladı; çiviyi duvarın içlerine gömdü bakışlarıyla. Sessizliğin içinde üç dört dakika boğulurcasına derin nefesler alırken kendine geldi. O üç dört dakika kayıptı hayatından. Hafızasından silinmişti o dakikalar yaşanır yaşanmaz. Önce elindeki yağmurdan ıslanmış mektuba baktı sonra gözlerini yine o oymalı çerçeveye dikti. Köşesinde ufak bir çatlak vardı. Kesik kesik saklanan anılar bu çerçevenin içine hapsolmuştu. O çatlaktan dışarı çıkacak gibi buğuluydu anılar. Sanki buharlaşıp havaya karışarak yok olacaklardı.
Camdan gelen tok bir sesle irkildikten sonra elindeki mektubu bırakmadan cama doğru uzandı. Biraz önce sildiği yerden bakınca bir şey görmedi. Ancak camda bordoya çalan kaygan bir leke oluşmuş olduğunun farkına vardı. Pencereyi açmaya çalışırken elindeki mektubu hatırladı. Ve o çerçeveden arkasını delip geçen o buz mavisi gözleri. Kalktığı yere tekrar oturarak bakışlarını tekrar dedesinin gözlerine dikti. Gözlerini kapadı ve yıllar öncesine gitti. Aniden o fotoğrafın çekildiği ana gitti. Sanki o anı yaşıyor gibiydi. Şimdi o fotoğraftan kendisine bakıyordu. Yıllar geçmişti. Annesini ve babasını, onları daha birkaç aylıkken kaybettiğinden hiç hatırlamıyordu. Sadece annesinin kokusu burnunun direğini sızlatma görevi görüyordu.
Annesiyle babası Leyla’yı babaannesine bırakıp çalışmak için Almanya’ya gitmek üzere yola çıkmışlardı. Yola çıkmalarından iki saat sonra da acı kapıya hızlıca dayanmıştı. O acı, demir kapıda, kara bir leke bile bırakmıştı. Hala aynı evde oturduğundan çağla yeşiline boyanmış kapının kara lekesi buğulu kalmıştı aynı dedesinin mavi gözleri gibi.
Leyla, ilk kez on yedi yaşındayken birini sevmişti. Camın arkasından yolunu gözlüyordu. Yazın güneşin sarısında, kışın karın beyazında ama en çok da yağmurun kokusunda. Her geçişinde o da elini kafasına vurup kaldırıyor ve onu selamlıyordu. Bir sonraki güne kadar hayallerine dayanak oluyordu bu sessiz selam. Adını yan komşunun kızı Hale’den öğrenmişti. Biricik arkadaşı olan Hale’den tek aşkı Mahir’in adını. Aşkını oya gibi işlerken her sırasını Hale’ye anlatıyordu. Derinliklerde hissettiğini düşündüğü duygularının yüreğine dokunuşlarını besteliyordu adeta onu anlatırken. Her gün daha fazla aşık olurken dünyadan daha da uzaklaşıyordu. Bir gün; Mahir’i bekliyordu camda yine. Sis kaplamıştı her yeri. Gün henüz aydınlıktı. O buğulu havanın ilerisinde Mahir’i görür gibi oldu. Küçük adımlarla aynı yoldan yürürken sadece bacakları görülüyordu. Sonra o buğunun içinden Hale çıktı. Mahir’in bir elinde Hale’nin eli diğer elinde de şemsiye, yağmura aldırmadan gülüşüyorlardı. Önce anlamadı. Onlar gülüşürken içinde açılan kara deliğin içine girip kaybolmayı istedi. Ağlamak da istedi ama ağlayamadı. Evlenip Almanya’ya gittiklerinde arkalarından giden boşluğa bakakaldı.
Şimdi yıllar sonra Almanya’dan mektup gelince kimden geldiğini anlamadı. Dedesinin buğulu gözleri Mahir’in anılarına karıştı. Tekrar cama baktı; biraz önce gördüğü kırmızı leke aklına geldi. Pencereye doğru gitti; yavaşça açtı ve pencerenin altındaki küçük serçeyi gördü. Yıllardır gözyaşı dökmediği, dökemediği aklına geldi. Serçeye üzüldü ama yine ağlayamadı. Hatta zorladı kendini bir tek damlayla hayatına yeniden başlayabilmeyi istedi. Ama olmadı. Pencereyi kapadı. Havanın ayazı içine işlemişti. Divana otururken mektuba gözleri ilişti. Açıp açmamakta kararsızdı. Adını tekrar kontrol etti. Birkaç saniye düşündükten sonra zarfı açtı ve içinden kağıdı çıkardı. Dörde katlanmıştı, açık sarı bir kağıttı. Hafif de koku yayıyordu. Belli ki özlemle birlikte hüzün kokuyordu. Elleri titreye titreye açtı kağıdı ve okumaya başladı:
Sevgili Leyla,
Hep sen olmaya çalışmak bedenimi ve hayatımı çok zorladı. Yıllar önce sen aşkını anlatırken dinlemek ne kadar acı veriyordu inanamazsın bana. O sıcak cümlelerinin her kelimesini kafama kazıyor ve aşkı tanımlamaya çalışıyordum. Duygularımın iple bağlandığını düşündüğümden senin o düğümleri ilmek ilmek açmana karşı koyamıyordum. Senin aşkın birse benim Mahir’e duyduğum aşk bin olmuştu. İçselleştirdiğin duygularını çalıyordum sen fark etmeden. Gözlerinin ışıltısını kaydediyordum sen bilmeden. Sen Mahir’i seviyordun bense aşkı onunla tanıyordum. Aşkın anlamını yaşıyordum her defasında. Saçlarımda dolaşan ellerini hayal ediyordum. Yüzüme kondurduğunu düşündüğüm hayal dolu buselerde uyuyordum geceleri. Hatta bazı geceler uzun saatler boyunca uyuyamıyordum. Onun yüzünü hatırlamaya çalışırken kendi yüzümü bile unutacak kadar çok seviyordum çünkü onu. Sen anlatıyordun ben yaşıyordum. Sen yaşıyordun ben ölüyordum. Ama sana duygularımı açamıyordum. Ben bir keresinde açıldım ona. Senin bana akıl verdiğini ve onunla konuşmam için yüreklendirdiğini söyledim kıskançlıkla. Onun da gözleri buğulanmıştı. Hayal kırıklıkları cam gibi gözlerini kanatmıştı. Ağzı mühürlenmiş, kemikleri daha belirginleşmişti. Nefesiyle havaya karışan sigara kokusu bir şeyleri de ondan alıp götürmüştü. Belli ki o da seni seviyordu ama hiçbir şey söyleyemedi. Sana olan kızgınlığını bana rol yaptığı anlarda daha da kalıplaştırdı. Sevdi zannetti beni senin hiç kaybolmayan yokluğunda. Hep aramızdaydın; aramıza girdin, ama aslında arada olan bendim. Hep sen oldum onun yanında. Aslında o beni sen yaptı her defasında. Bana hiç ‘Seni seviyorum’ diyemedi. Aslında o sana hiç ihanet etmedi; sadece kırılmışlığın yazıldığı uzun havada ismini mırıldandı. Ve benim kollarım her defasında boş kaldı. O sende yaşarken ben senin yokluğunda yarattığım boşlukta nefes aldım. Ama olmadı. Ve ona olan aşkım hep sende noktalandı.
Mahir geçen hafta İstanbul’a gelmek üzere ayrıldı. Ama geçirdiği kazada öldüğü haberi birkaç saate varmadan geldi bana. Bilirsin acı insandan insana sevgiden daha hızlı yayılıyor. O sana geliyordu aslında. Biliyorum. Sana bağırmak istediğini görüyordum. İçindeki sessiz çığlıkların yansımasını gözlerinde görüyordum. Hiç çocuğumuz olmadı. İstemedi o hiç. Sevemeyeceğinden korktu biliyorum. Ölüme bile senin sevginle gittiğini bilirken bunu senden saklayamadım; saklayamazdım. O beni hiç sevmedi Leyla. Bendeki seni sevdi. Anılarımızı, gülmelerimizi belki de ağlamalarımızı. Bil istedim; sadece seni sevdi. Sensizliğin yarattığı hüzünde bile seni sevdi.
Her zaman gölgende yaşamak en ağır ceza oldu bana. Keşke aynı güne dönebilseydim Mahir’e aşkımı itiraf ettiğim güne. Ve kendim yerine seni anlatabilseydim tüm zayıflığımla. Tutsaklıktan kurtulabilmem için yazıyorum. Yine senin için değil kendim için yazıyorum.
Her zaman mutlu ol.
Hale
‘Her zaman mutlu ol’ cümlesine takıldı gözleri. Hangi zaman, ne zaman diye aklından geçirdi; Mahir’i düşündü. Her şeyin daha farklı olmasını ne kadar da çok isterdi. Bu mektupla birlikte uzun yıllardır ilk defa gözyaşlarına hâkim olamadı. Çok değil iki tek gözyaşı mektubun içine işlerken “Her zaman mutlu ol” cümlesinden başlangıç yapması gerektiğine inandı. O yeşil çerçeveyi, aksak ayağıyla sehpayı, camdan içeri doldurduğu anıları çağla yeşili buğulu kapının ardında bırakarak çıkıp gitmeyi istedi. Nereye diye düşünmeden bilinmezlikte yeni bir başlangıç onu hayata bağlayacaktı…
Yaratıcı Yazarlık Öğrencilerinden Özlem Özdemir
01 Şubat 2019
