PAUL AUSTER İLE HAYATA VE YAZMAYA DAİR
“İnanan biri bulunduğu sürece, gerçek olmayan öykü yoktur.”
Postmodern edebiyatın yaşayan en önemli isimlerinden biri olarak anılan Paul Auster, geçtiğimiz nisan
ayında hayata veda etti. Ardında hayata ve yazmaya dair önemli cümleler bırakan yazarın 77 yıllık
hayatına sığdırdığı röportajlarından hafızalarımızda kalan alıntılar…
- Edebiyat dünyasının ‘postmodern yazarı’ olarak tanımlanmasıyla ilgili şunları söylüyor:
“’Postmodern’ anlamadığım bir terim… Bütün bu etiketlemelerde bir kibir var, sahtekâr olmasa da
nahoş bulduğum bir özgüven var. Kendi kafa karışıklıklarım karşısında alçakgönüllü olmaya
çalışıyorum ve şüphelerimi hak etmedikleri bir statüye yükseltmek istemiyorum. Gerçekten
tökezliyorum. Gerçekten karanlıktayım. Bilmiyorum. Ve eğer bu -dürüstlük dediğim şey- postmodern
olarak nitelendiriliyorsa, o zaman tamam, ama sanki John Barth ya da Robert Coover’a benzeyen bir
kitap yazmayı hiç istemedim.” (The Guardian)
- Hayatıyla ilgili yaptığı bir özeleştiride şunları söylüyor:
“Kendi hayatımla ilgili anlamadığım o kadar çok şey var ki. Yıllardır yaptığım eylemler… Neden bunu
yaptım? Bu dürtü neden? İnsanlar cevapları bulmaya çalışırken yıllarını analize harcıyorlar. Bunu hiç
yapmadım, bu yüzden aşağı yukarı kendi başımaydım, bazı şeyleri çözmeye çalıştım ve dürüst olmak
gerekirse, çok fazla ilerleme kaydettiğimi düşünmediğimi bildirmeliyim.” (The Guardian)
- Çalışma şekli ve nasıl yazdığı soruluyor Auster’e:
“Hep elle yazdım. Çoğunlukla dolma kalemle, bazen de kurşun kalemle-özellikle düzeltmeler için-.
Doğrudan daktilo veya bilgisayarla yazabilseydim, bunu yapardım. Ama klavyeler her zaman beni
korkutmuştur. Parmaklarım o pozisyondayken hiçbir zaman net bir şekilde düşünemedim. Kalem çok
daha ilkel bir araçtır. Kelimelerin bedeninizden çıktığını hissediyorsunuz ve sonra kelimeleri sayfaya
kazıyorsunuz. Yazmak benim için her zaman dokunsal bir nitelik taşıyordu. Bu fiziksel bir deneyim.”
(The Parisreview/Michael Wood)
- Yazarken hikayeye müdahale edip etmediğinin sorulması üzerine:
“Hayır. Her kitaba ilk cümleyle başlar ve son cümleye ulaşana kadar devam ederim. Her zaman
sırayla, her seferinde bir paragraf. Hikayenin gidişatına dair bir fikrim var ve çoğu zaman
başlamadan önceki ilk cümlenin yanı sıra son cümleyi de biliyorum; ama ben ilerledikçe her şey
değişmeye devam ediyor. Yayınladığım hiçbir kitap düşündüğüm gibi çıkmadı. Karakterler ve
bölümler ortadan kayboluyor; ben ilerledikçe diğer karakterler ve bölümler gelişiyor. Kitabı bunu
yaparken buluyorsunuz. İşin macerası bu. Eğer her şey önceden planlanmış olsaydı, pek de ilginç
olmazdı.” (The Parisreview/Michael Wood)
- Lisede okuduğu ve zaman içinde keşfettiği yazarlardan bahsediyor: bir röportajında:
“Çoğunlukla Amerikalılar… Olağan Şüpheliler. Fitzgerald, Hemingway, Faulkner, Dos Passos,
Salinger. Üçüncü sınıftayken Avrupalıları, çoğunlukla da Rusları ve Fransızları keşfetmeye başladım.
Tolstoy, Dostoyevski, Turganyev, Camus ve Gide. Ama aynı zamanda Joyce ve Mann’ı da. Özellikle
Joyce’i. On sekiz yaşımdayken benim için herkesten üstündü.” (The Parisreview/Michael Wood)
- Yıllar boyunca çalışmalarını etkileyen yazarlarla ilgili konuşmasına devam ediyor:
“Hepsi içimde. İçimde onlarca yazar var; ama çalışmalarımın başkasınınki gibi ses çıkardığını veya
hissettirdiğini düşünmüyorum. Ben onların kitaplarını yazmıyorum. Kendim yazıyorum.” (The
Parisreview/Michael Wood)
- The Guardian’da yer alan bir söyleşisinde, romanlarında kendi gerçeğine dair de bir şeyler olduğunu
şöyle ifade ediyor:
“Kendi hayatımdan bazı şeyler ödünç aldım; ama hangi romancı bunu yapmaz?” (The Guardian/ Paul
Laity)
- Yazarlığında herhangi bir değişim görüp görmediği sorulduğunda:
“Yazarlığım, yıllar içinde hep evrildi, değişti, gelişti. Son on senede uzun, çok daha uzun cümleler
kullanmaya başladım. Neden bilmiyorum, içimden böyle gelmeye başladı. Sanki artık kelimelerle dans
ediyorum, etraflarında dönüyorum, yuvarlanıyorum. Bugün, nasıl hissettiğim ve nasıl biri olduğumla
müthiş bir uyum gösteren bir değişim ve ritim bu…” (Book Culture Art Times)
- Günlerce, aylarca karakterleriyle birlikte yaşadığı bir roman üzerine düşünmeyi nasıl bir anda
bırakabildiği sorulduğunda:
“Kitabı yazmayı bitirdikten sonra senin olmaktan çıkıyor; okuyucuların oluyor. Bağın kopuyor,
hissetmiyorsun, düşünmüyorsun bile. Bebek doğurmaya benzetiyorum. Doğum sonrası tuhaf bir
boşluk hissedersin içinde. Artık senin bir parçan olmadığını ve onu özgür bırakman gerektiğini ne
kadar hızlı idrak edersen, ikinizin de sağlığı adına o kadar iyi. Bu ilişki dinamiği yazarla romanı
içinde geçerli.” (Book Culture Art Times)
- New York Üçlemeleri’nin ilk kitabı olan Cam Kent üzerine sohbetleri esnasında, her satırında iç içe
geçen kimliklerden, insan olmaya ilişkin kaygılardan bahsederken şöyle diyor:
“İnanan biri bulunduğu sürece, gerçek olmayan öykü yoktur.” (Gerçek Edebiyat/ Buket Şahin)
…
Paul Auster’in farklı zamanlarda yapılan röportajlarından derlenmiştir. Derlemenin tamamı Kafasına Göre Dergi 57. Sayıda yayımlanmıştır.
Hazırlayan: Elif Avcı
