ŞÜKRÜ ERBAŞ RÖPORTAJI

Şükrü Erbaş. Şiir ve denemeleriyle edebiyat dünyasının en sevilen şairlerinden. İlk göz ağrım dediği ilk kitabı “Küçük Acılar” ile 1984’te tanıştığımız Erbaş, son olarak “Yalnızca Çocuklar Uzaklara Bakar” isimli şiir kitabını çıkardı. Yaşadığı dünyayı anlamak için yazma serüvenine başlayan Erbaş, 40 yıla pek çok da ödül sığdırdı. Şair, “Yolculuk” ile 1987 Ceyhun Atıf Kansu, “Dicle Üstü Ay Bulanık” ile 1996 Orhon Murat Arıburnu, “Üç Nokta Beş Harf” ile 2002 Ahmet Arif, “Gölge Masalı” ile 2005 Ömer Asım Aksoy, “Bağbozumu Şarkıları” ile 2012 Akdeniz Altın Portakal, “Pervane” ile 2016 Birinci Dağlarca ve “Kuş Uçar Kanat Ağlar” ile 2018’de Behçet Necatigil şiir ödülüne layık görüldü.

 

G.S.: Bir önceki sayıda Haydar Ergülen, “Kendime yanlışlıkla şair dediğim olmuştur” diye bir cümle kullandı.  Siz de bir söyleşide Cahit Külebi’nin “Şiir benim için her zaman bir mahcubiyet duygusu olmuştur,” sözüne atıfta bulundunuz. Şairin tanımını yapabilir misiniz? 

Ş.E.: İzninizle, Melih Cevdet’ten çok güzel bir alıntı yapayım: “Efendim, herkes hayatının bir döneminde şiir yazar, sonra bırakır. Yazmayı sürdürenlere şair diyorlar. Ben sürdürdüm.”  Şairin tanımını nasıl yapayım ben. Yaşadığım dünyayı anlamak istedim. İnsan ruhunun derinlerini bilmek istedim. Gerçeklik kötüydü, acıydı, düzeltmek istedim. İnsan özgür değildi, yazarak gölgeden ışığa çıkaracağımı düşündüm. Kendi varlığımın anlamını kendim oluşturmak istedim. Elimden sadece yazmak geliyordu. Yazmanın en billurlaşmış dalı olan şiiri seçtim. Çünkü yazmaya başlamadan önce okuduğum şiirlerin büyüsüne hayran kalmıştım, ben yazarsam nasıl olur diye merak ettim. Bu merak uzun sürdü. Kibir ahmakların ve sığların varoluş halidir. Ne diyordu Ritsos: “İnsanları eşit kılmak içindir şarkımız.”

 

G.S.: Yine bir röportajınızda şairlerin derin bir huzursuzlukla yaşadıklarını ifade etmiştiniz.  

Ş.E.: Huzursuzdur elbette. Kendisi başta olmak üzere bütün bir toplumla çatışır durur. Bu çatışma keyifli bir ruh hali vermez insana. Can sıkıntısına yol açar, acı verir, öfkeyi öğretir, çaresizlikle kıvrandırır insanı, hüzünlüdür. İnsanlar şunu göz ardı ediyor, hüzünlüdür elbette ama bu hüzün edilgen, insanı kötürüm eden, ağlak bir hüzün değildir. Yaşamı savunan bir hüzündür. Dünyaya tutunmamızı söyleyen bir hüzündür. İnsanlara sığınmamızı sağlayan bir hüzündür. 

 

G.S.: Şiirlerinizin ortak çıkış noktası var mı? 

Ş.E.: Benim yazmaya başladığım ilk günlerden bu yana temel sorunsalım, mazlum insanların hayatları olmuştur. Yabancılaşmanın, yalnızlığın ve korkunun çökerttiği insanlar olmuştur. Bir güç tarafından ezilen, sindirilen insanın göz bebekleri, alın çizgileri, içinde boğulmuş bütün arzular olmuştur. Ben, başkalarından yapılmış bir insanım. Başkaları tutsakken dünya özgürlüğün ve barışın beşiğiymiş gibi bir yanılsamayla yaşayamam ben. Bu etik değerler benim de şiirimin de belkemiğini oluşturmuştur. 

 

G.S.: Şiirlerinizde öne çıkan imgelerden biri de baba. Sizin için önemi nedir? 

Ş.E.: Çok soruldu, çok yazdım… Yalnız benim hayatımda değil, her insanın hayatında baba, olağanüstü etkili bir figürdür. Ne yazık ki bu etki dünya dolusu olumsuzluk içerir. Baba, çocuğun tanıdığı ilk tanrıdır! Bir engelleyicidir. Korkunun alfabesidir. Birkaç istisnayı  bir kenara bırakırsak her insanın açık yarasıdır. Bizden çocuklarımıza, torunlarımıza uzanan ışıksız, soğuk, ağır bir gölgedir. Babam, evin içinde şiddetin biricik fotoğrafıydı. Arkadaşları arasında olağanüstü keyifli bir insandı. Ben, babamı anlamayı, sevmeyi yaza yaza becerebildim.  Acıyla anladım onu. Hasar büyüktü. Sanırım toparladım. Şimdi gülümseyerek anımsıyorum.

 

G.S.: Şiir yazarken dünya ile bağlantınızı koparır mısınız?

Ş.E.: Dünyayı, hayatı algılama, değerlendirme, yorumlama süreci her zaman hayatın tam da ortasında geçer ama şiirin yazılma süreci tam anlamıyla kapanmayı gerektirir. İçinizde göllenen ne varsa, harflere, dile dönüşme sürecinde dışardan hiçbir yabancı nesneyi, sesi, görüntüyü kabul etmez. Kalbin simyası, aklın simyası çok ince ve kederli bir çırpınma içinde bir başka dünya kurmaktadır. İçerde bir ayin vardır, dışardaki cehennemi iyiliğe ve güzelliğe çevirecek bir ayindir bu. Büyük özen göstermek gerekir. 

 

G.S.: Yazdıklarınızı ilk kime okutursunuz?

Ş.E.: Çok yakınımda olan çok iyi edebiyatçı, çok değerli insan, yaramı heyecanla açacağım birkaç arkadaşım var. Sonradan kırk kere değiştirsem de ilk halini onlarla paylaşırım. Ne söylerlerse söylesinler yine kendi bildiğimi okurum ama…

 

G.S.: Yazma sürecinde ritüeliniz var mı?

Ş.E.: Sessizlikten başka bir “ritüelim” yok. Yalnız benim oturduğum bir koltuk, kâğıt-kalem (şimdilerde bilgisayar), bazen diplerden gelen bir müzik, günün bütün saatleri aynı değerdedir ama dünyanın henüz uyanmadığı alacakaranlık bir seher vakti, serçeler, saka kuşları, yapraklarda yanan bir ay kandili… Daha ne olsun değil mi…

Röportajın tamamı Kafasına Göre Dergi 56. Sayıda yayımlanmıştır. (Mayıs-Haziran 2024)

Röportaj: Göksel Sözer

Fotoğraf: Melissa Mey

Yazıyı paylaşmak ister misin?