5 SORU YÖNETMEN

Biket İLHAN
Sizce son dönemde sinemada yaratılan kadın karakterlerin başarılı/başarısız yönleri nedir?
Kadının hem toplumsal hayatımız hem sinemada varoluşu ve sesini yükseltmesi 80’lerden sonra feminizmin peşi sıra hızlanır. Sinemanın kadın imgesine en ciddi bakışı 80’lerdedir, ne var ki bu yıllar sokağın susturulduğu, sinemanın boş kaldığı sessiz yıllardır. 90 sonrası kadın karakterlere daha doğru daha gerçekçi bir yaklaşımı başaran yönetmenlere rağmen sinema tarihimizde “kadının temsili” her zaman sorunlu olmuştur.
Hikâyelerimiz çoğunlukla erkekler tarafından, onların dünyasının kavramlarıyla ve erkek bakış açısıyla, üslubuyla anlatılır.
Son yıllarda sinema sektörünün anlayışı hayli değişti. Kadına biçilen roller (eş, anne veya uygun görülen birkaç meslek) dışında da var olduğunu kanıtlayan karakterler yaratılıyor. Bilim insanı, doktor, cerrah, pilot.. gibi erkeklere özgü sayılan birçok alanda var olabildiklerini görüyoruz. Duyguları ve yaşam biçimleri anlamında da daha gerçekçi bir yaklaşım var. Bu gelişme sevindirici.
Kullanılan dil de önemli. Eksik etek, elinin hamuruyla, erkeğe hizmet gibi gibi çoğaltılabilir. Senaristler, yönetmenler ve oyuncular kadını değersiz ve 2. sınıf konumuna düşüren ifade kullanımında hassas ve duyarlı olmalılar.
Sektörde taciz vakalarının her daim olageldiği biliniyor ancak son birkaç senedir kadınlar tarafından dillendirilebildi. Bu durumun güçlenen kadın hareketiyle olan ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Özellikle sinema sektöründe taciz vakalarına tanık olmak çok üzücü.
Afişe olmaktan korkan, utanan kadın artık suçlu olanın utanması gerekenin bu eylemi yapan olduğunun bilincine varmıştır. Bu farkındalığın, olayı dillendirme cesaretini gösterilmesinde elbette kadın hareketinin önemi yadsınamaz.
Haklarımızın neler olduğunu kadına karşı tacizin hukuki açıdan da suç sayıldığını bilmeliyiz.
Susarak yaşayamayız.
Yönetmen yerine “Kadın Yönetmen” olarak tanımlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Film çeken erkeğe “erkek yönetmen” yakıştırmasını hiç duymadık. Onlar sadece “Yönetmen” olarak anılırlar. Film yönetmenin cinsiyeti yoktur. Her alanda olduğu gibi sinema sektöründe de film yöneten kadınların oranının çok az olması böyle gülünç bir tanımlamaya neden oluyor. Film yapan kadınlar çoğaldıkça daha doğrusu eşit sayılara ulaştığında bu kavram unutulacaktır.
Türkiye Sineması’nda kadın yönetmenlerin sayısının çok az olmasının sebebi sizce nedir?
Kadınlar kimi ülkelerde erken, kimi ülkelerde daha geç film üretmeye başlarlar. Dünyanın ilk kadın yönetmeni 1896’da film çeken bir Fransız’dır. Türk sinema tarihinde ise 1950 yılında film çeken ilk kadın Yönetmen Cahide Sonku olmuştur.
1965 ve sonrası dönemin en önemli, en üretken, en çok film yöneten kadın yönetmeni ise 37 filme imza atan Bilge Olgaç’tır.
Basmakalıp düşünceler, önyargılar, özellikle ailenin tüm sorumluluklarını üstlenme zorunluluğu kadının cesaretini engellemiştir. Bu anlayışı değiştirmek, yaşamda eşitliği sağlamak bizim elimizde.
Son yıllarda hayli çoğalsak da hala kat edilecek uzun bir yol var. Bir sezonda vizyona giren film sayısı 100 ise ancak 1 veya 2 tanesi kadının yönettiği filmdir. Bu uçurumu yok etmek için kolları sıvayıp daha çok film çekmeliyiz.
Genç yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ne söylemek istersiniz?
Sinema, erkek egemen işleyişini ve yapılarını oluşturmuş bir sektördür. Nüfusunun yarısı kadın olan bir ülkede bu gerçekle yüzleşerek kadınlar bu alana yeterince nasıl katılabilir diye düşünmeyelim. Sektörün içinde var olmak, çoğalmak ve değiştirmek için çaba göstermeliyiz…
Bir iletişim ve ifade alanı olan sinema üretimine katılmaya kadınlarında hakkı var.
Elimizin hamurunu yıkayıp, hayallerimizi, hikâyelerimizi gerçekleştirmeyi ertelemeyelim.

Emine Emel BALCI
Sizce son dönemde sinemada yaratılan kadın karakterlerin başarılı/başarısız yönleri nedir?
Güncel olan gelenekle de ilişkili tabi, belki biraz daha kapsayıcı konuşabiliriz bununla ilgili; çünkü temsiller bir çeşit alışkanlığa, ezbere dönüşmüş bizde zamanla, büyütmeye değer bir tartışma alanı var önümüzde. Kadın karakterlerin en başta bir kutuya konduğunu, yeri gelince çıkarıldığını, birtakım çatışmaların salt sebebi sayılarak dilsizleştirildiğini, hareketsizleştirildiğini sonra yeniden kutusuna kaldırıldığını ve üzerinin de sıkıca kilitlendiğini hissediyorum çoğu zaman; bu belki bir formüle bile dönüşmüş denebilir, filmde tuttuğu yer-süre ne olursa olsun bir çeşit “tavır” gösteremeyen kadınların varlığı rahatsız edici. Sinemacı olmanın dışında konuşuyorum, seyirci olarak algıda seçiciliğimi bu yönde işletiyorum epeydir; yönetmenin politik tavrına ilişkin önemli bir gösterge bu zira, tuhaf da bir turnusol niteliğinde… Pek çok meselede duyarlı davrandığı halde hikâyesinde kadın karakterleri konumlarken sıkıntı yaşayabiliyor yönetmen, lgbti bireyleri filmlerde konumlayamamak da buna dâhil örneğin; sadece erkek üretici için söylemiyorum kadın üretiminde de ortaya çıkabilir böylesi bir tutarsızlık. Kimi zaman bir kolaycılığa dönüşebilen “ama yaşamın içinde böyledir bu” meselesinden çıkarmak gerekiyor işi, sinemanın bu ezberi kaldırabildiğini düşünmüyorum artık; filmlerin yaşamı taklit ettiği malum bu tamam, ama bu temsiller, iz düşümler üzerine başka ne söylenebilir, senin sözün nerede başlayıp nerede bitiyor; bunu daha çok önemsiyorum. Filmlerin özüne dair yeterli bir konuşma alanı yaratılamadığı gibi burada da sorgulayıcı olduğumuzu sanmıyorum. Eserin niteliği ne olursa olsun bu tartışmanın açıklıkla sürdürülmesi gerek.
Sektörde taciz vakalarının her daim olageldiği biliniyor ancak son birkaç senedir kadınlar tarafından dillendirilebildi. Bu durumun güçlenen kadın hareketiyle olan ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Kadın mücadelesinin tarihi pek çok kazanımla yazıldı, “Me too” dile getirenlerin pozisyonu sebebiyle en güçlü sesi çıkardı belki de; bütün bu süreçler hepimize kendi biricikliğimizi koruma gücü ve cesareti sağlıyor. Türkiye’deki kadın mücadelesi bu ülkede olabilecek en ilham verici, en onur verici hareket. Hatta ilerliyor bana kalırsa, buna omuz vermek de, bu yolla elde edilen kazanımlar da çok değerli. Sektör özelinde konuşalım, küçük olması hasebiyle belki birtakım çıkar ilişkileri, koruma, kollama mekanizması vb. gidişatı belirlemede hala daha hâkimdir, eril üretimin dili ve tahakkümü hala aşılabilmiş değil; kişisel karşı durmalar olduğuna ve bunun dayanışmaya dönüştüğüne şahidiz ve içindeyiz; ama biliyoruz ki yaşadıklarını anlatanlardan daha fazlası var. Fakat çok inanıyorum, ciddi bir şüphecilik aşılandı; üretime, pratiğe daha fazla sirayet edilebilirse daha rahat nefes alabiliriz.
Yönetmen yerine “Kadın Yönetmen” olarak tanımlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu çok karışık bir mesele gibi gelir bana hep; bir yandan işin politik düzlemi bana kadınlığı işaret etmenin sorunlu olmadığını, bunu reddetmenin de sakıncaları olduğunu söylüyor, diğer yanda kullanıma göre baş gösteren çiğ bir cinsiyetçilik de var, seni bir kutuya hapsediyor yine; bununla mücadele etmek de ayrı bir mesai, nereden baksan çıkması zor bu kutulardan.
Bir filmi çekerken yönetmen kimliğinle çekiyorsun, bunun içinde kim olduğun, nereden geldiğin, beraberinde neyi getirdiğin de var, fakat günün sonunda orada bir takım meziyetlerin, işçiliğin ve sen varsın, bir yönetmenlik uğraşı var; kadın parantezi açmak yersizleşiyor. Bu onlarca erkeğin konuştuğu bir yerdeki tek kadın misafire sadece kadınlık halleriyle ilgili sorular sorup diğer her şeyi pas geçmeye benziyor; görevi kadınlığa dair kadınca şeyler söylemek olan kadınlar algısı elbette seni boyutsuzlaştırmaya, değersizleştirmeye yöneliktir, bunu reddetmek gerekir. Diğer yandan film yapan kişi kendini ve üretimini böyle konumluyor, çevreliyor da olabilir; kişisel bir tercih sayılabilecek bir tanıma dönüşebilirliği de var.
Türkiye Sineması’nda kadın yönetmenlerin sayısının çok az olmasının sebebi sizce nedir?
Sektörel ihtiyaçların belirlediği bir film yapma alanı var, burası daha çok uzun metrajlı kurgu filmlere ait, burada üretim veren kadınların sayısını bilmiyorum, az mıyız çok muyuz, ama “görünürlük”lerini tartışabiliriz. Erkek üretimin baskın olduğu, bu yolla da yön verici olduğu sektörde film yapan kadının kendine ait bir sesi olamayacağı için muhakkak birinin bir şeyi olduğuna veya ancak birilerinin taklidi, tekrarı olabileceğine daha yakın duruluyor. Bunun eleştiri mekanizmasıyla da ilgisi var; filmler üzerine düşünce üretenlerin de kalemi bu yöne meylediyor çoğu zaman. Tür sınırı çizmezsek ve görünürlük üzerine kafa yorarsak film üretimine kendini adamış çok sayıda kadın arkadaşın varlığı fark edilecektir, fakat epey iş tabi.
Genç yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ne söylemek istersiniz?
İçlerinden biri olarak kendime de öğütlediğim şeyi paylaşabilirim; merakı ve öfkeyi kaybetmeden, film yapmanın sadece filmlerin süsüyle, büyüsüyle ilgili olmadığını unutmadan; filmi çevreleyen o ince zarı kaldırmaya, onu incelemeye ve anlamaya çalışmak, sonra yazmak, okumak ve sonra yine her seferinde şüpheyle başa dönüp tekrar merakla ve öfkeyle hemhal olmak, bozmak, kırmak, yeniden kurmak…

Nejla DEMİRCİ
Sizce son dönemde sinemada yaratılan kadın karakterlerin başarılı/başarısız yönleri nedir?
Güçlü, özgür ruhlu, kendisine verilen toplumsal rolü reddeden kendi kimliğini derinlikli olarak ortaya koyan kadın karakterler başarılı oluyor. Kendi varoluşunu aşağıya çekmeyen kadın karakterler aynı zamanda izleyeni sorgulatan, düşündürten ve dolayısıyla kendisini de zihinlere yazan bir karakter oluyor. Beğendiğim karakterler üzerinden bunu söyleyebilirim.
Ama erkek zihniyet tarafından yaratılan derinlikten yoksun, prototip karakterler başarısız oluyorlar. Hep bir erkek tarafından kurtarılmayı bekleyen, tövbekâr, toplumsal önyargıları besleyerek işlenen hikâyelerde, kadına toplumda biçilen rollerin tekrar üretimine vesile olan oyuncular başarıya gidemiyor. Kadının yerinin erkeğinin dizinin dibi olduğu, anneliğinin kutsandığı, kocaya iyi eş vurgusu gibi toplumda zaten kadına biçilmiş yeri yeniden yeniden pekiştiren oyuncu başarılı olabilir mi? Kendi kuyusunu kazar ancak. 90’ların veya 5 yıl öncesinin sinemasına, dizilerine baktığımızda özgür ruhlu kadınlar vardı. Bunları olduğu gibi seven adamlar vardı. Şu anda o kadınları göremiyoruz. Mağdur, kurtarılmaya muhtaç, anneliği kutsanan ya da eril akla sahip kadınlar görüyoruz dizilerde. Bundan bir başarı çıkamaz. Sinemaya çok büyük zarardır bu gerici tutumlar ve her geçen gün korkunç bir noktaya eviriliyor. Gerici bir tutum içinden, başarılı kadın figüre ulaşılamaz. Çünkü gericilik kadına başarı hakkı veremez.
Sinsi bir şekilde yaratılan kadın karakterlerin toplumdaki bilindik rolleri ile baş başa bırakılması kadının toplumda layık görüldüğü yeri pekiştirmekten öteye geçemediği gibi oyuncuya da oyuncu kariyerinde ilerleme şansı tanımıyor.
Kadın her zaman zayıf, tek başına ayakta duramayan, bir erkekten kurtulmasının ancak başka bir erkekle mümkün olduğu, cinselliğini sadece ve sadece aile kurumunun içinde yaşayabilen, bunun dışına çıktığında ise ancak namussuz, ahlaksız, kötü kadın olabilen anne, iyi insan, sevgili sıfatlarının yakıştırılmadığı karakterler olarak sunuluyor. Bu tabloda oyuncu da kendi konumunu sabitliyor.
Oysa kaderine boyun eğmeyen, içinde bulunduğu durumu açık açık ifade eden izleyende özdeşlik kuruyor. Bu karakterlerle aslında onları bu duruma iten sebepleri sorgulamaya başlıyor izleyici. İzleyiciyi sorgulatan, düşündürten zihinlere seslenen oyuncu tabii ki unutulmuyor da…
Minimal ve muhalif film yapma amacındaki yönetmenlerin bile filmlerindeki kadın karakterler maalesef ya hep susuyor ya da yine problemli. Konuşanlar ya bağıra çağıra konuşuyor ya da ağlayarak. Erkek karakterler ise hep mağdur. Bu defa psikolojik mağdurlar olarak karşımızdalar ve bunun sebebi ise hep bir kadın olarak sunuluyor. Buradan hiçbir kadın güçlü çıkamıyor. Oyuncu kadın da…
Sektörde taciz vakalarının her daim olageldiği biliniyor ancak son birkaç senedir kadınlar tarafından dillendirilebildi. Bu durumun güçlenen kadın hareketiyle olan ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
ABD’de sinema sektöründe yer alan kadın oyuncu, yazar ve yönetmenlerin sektördeki cinsel tacize karşı başlattıkları kampanyada yayımladıkları mektup, “Sevgili kız kardeşler” ifadesiyle başlıyor, “Dayanışma ile” ifadesiyle sona eriyor.
Bu bir kadın hareketidir ve bu dayanışmanın sonuçları bunun başarısıdır. Bir kadın olarak yaşadığım toplumda kadın hareketinin –mücadelesinin- varlığı, bulunduğum her alanda bana kendimi güçlü hissettiriyor.
Kadın mücadelesine bütün kadınların ihtiyacı var ve kadın mücadelesini güçlendirmek her alandaki kadının önce kendisi için önceliğidir bence. Örneğin şu aralar kadın futbolunu konu alan bir belgesel çalışıyorum. Kadın futbolunun kadın olmaktan dolayı içinde bulunduğu devasa sorunlarla da karşı karşıyayım. Bu sorunlar ancak kadın mücadelesinin deneyimi ve dayanışmasıyla aşılabilecek sorunlardır. Kadının olduğu her alanda sorun var. Değişim- dönüşüm, kendimizi koruyabilmemiz ve güçlenebilmemiz için dayanışmaya, daha da fazla dayanışmaya da ihtiyacımız var.
Çünkü bir kadın kendi kimliğine, yaptığı şeye tutkuyla sarıldığında bulunduğu her alanda sorun yaşıyor. Kadın mücadeleleri, kadının her alanda yaşadığı sorunlara ilişkin ciddi bir birikime sahip. Dolayısıyla hemen bu birikimi sorunun yaşandığı alana aktarma kabiliyetini de gösteriyor. Biz kadınlar da artık biliyoruz ki sadece biz yaşamıyoruz bu sorunları… Susmadıkça azalıyor, susmadıkça bir başka kadını korumuş oluyoruz…
Hiçbir davranış, tavır, yaşam biçimi şiddet uygulamak için bir sebep olamaz. Tacizin de hiç bir gerekçesi olamaz. Tacizi yapan kimseler, bir barda da, sette de, sokakta da yapıyor bunu. Onun meselesi iktidar ve tahakküm… Bu tahakkümü susmayarak kırıyoruz
Kadın mücadeleleri sadece kadın için de değildir: Kadın mücadelesi aynı zamanda erkek olma ayrıcalığının tuzaklarını da erkeğe anlatır.
Yönetmen yerine “Kadın Yönetmen’’ olarak tanımlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Kadın savcı, kadın doktor, kadın ressam da deniyor. Veya kadın doktora “hemşire hanım, doktor bey” de diyorlar. Bazı meslek gruplarından olan kadınların böyle bir dünya hikâyeleri var. Dilde değişimi de bizim itirazlarımız başaracak.
Türkiye Sineması’nda kadın yönetmenlerin sayısının çok az olmasının sebebi sizce nedir?
Sinema üretimi yalnızlık ister, kendi zamanına sahip olmayı zorunlu kılar. Çok fazla yükümüz var ve bize verilen toplumsal rollerin yükü çok ağır. Kendimize ayırdığımız zaman çok az. Tarlalar, okullar, alışveriş alanları bunun göstergesidir. Kadınlar sürekli hareket halinde ve hayatı yönetiyorlar. Ayrıca sinema ekonomisi olan bir alandır.
Kadın sinemacıların artması da ancak kadınlar arasındaki kız kardeşlik ilişkilerinin gelişmesiyle olacaktır. Sayısı az da olsa bu gün sinema yapan kadınlar erkek taraflı kamerayı değiştiriyor. Film anlatımında olup bitene kadın gözünün inceliklerini biliyoruz. Sinemada da değişimin öncüsünün kadınlar olacağına inanıyorum.
Genç yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ne söylemek istersiniz?
Asla vazgeçmemelerini… Sinemanın, kadın vicdanına ve duygusuna ihtiyacı var ve ancak dayanışma ile büyüyebileceğimizi ve görünür olabileceğimizi söylemek isterim.

Ahu ÖZTÜRK
Sizce son dönemde sinemada yaratılan kadın karakterlerin başarılı/başarısız yönleri nedir?
Son dönemde kadın sinemacılar tarafından yaratılan kadın karakterlerin, filmin künyesini bilmeden izleyen biri için bile daha ete kemiğe bürünmüş, daha derinlerden gelen ve tam da bu yüzden hemen göze çarpan gerçekçiliğini fark etmemek mümkün değil. Her kadının hayatı, deneyimi ve hikâyesi farklı. Bu farklılığın hakkını teslim ettiğimizde daha kişisel, daha özgün ve bağımsız sinemalarda daha derinlikli karakterleri daha çok izleyebileceğiz.
Sektörde taciz vakalarının her daim olageldiği biliniyor ancak son birkaç senedir kadınlar tarafından dillendirilebildi. Bu durumun güçlenen kadın hareketiyle olan ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Me too hareketi ile pek çok kadının, aslında henüz küçük bir kız çocuğu olduğu zamanlardan itibaren aşina olduğu istismar ve taciz hikâyelerini ancak şimdi dökebildiğine tanık olduk. Kadınlar olarak hiç şaşırmadık, çok üzüldük, kabuklarımız acıdı, altındakine bakarken arkamızda bir dünya kadının da aynı yaraya baktığını hissettik. Bunlar tabii ki çok dipten, on yıllardır dalga dalga gelmiş, kadın hareketlerinin ilmek ilmek ördüğü cesaretin devamı, bu yüzden çok değerli.
Yönetmen yerine “Kadın Yönetmen’’ olarak tanımlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Yönetmen yerine kadın yönetmen denmesi kadınların azınlıkta olduğu tüm alanlarda yapılan bir şey, kadın öğretmen denmez ama kadın pilot, kadın yönetmen vurgusu yapılır. Bunun anlamı geleneksel işbölümlerinin yüzyıllardır hala ne kadar geçerli olduğunu, o kapıların sadece çok küçük bir azınlığa aralandığını hatırlatan bir şey. Ben kadın yönetmen sözünü duyduğum zamanlar, yapmamam gereken bir şey yapıyor, bana ait olmayan bir yerde dolaşıyormuşum gibi bir his ile bunun hakkını vermek için hata yapma payımı sıfıra indirmeliyim gibi saçma gelen ama saçma olmayan bir refleks gelişiyorum.
Türkiye Sineması’nda kadın yönetmenlerin sayısının çok az olmasının sebebi sizce nedir?
Sinema bir sürü alan gibi çok da eril bir alan aslında, sürekli bir tahakküm üretme yeri. Aynı iktidar halkalarına biz de tabiiyiz maalesef hatta üretiyoruz da. Dünya sinemasında da kadın yönetmen/erkek yönetmen oranları çok farklı değil aslında. Burada nicelik çok adaletsiz olsa da, nitelik olarak çok değerli kadın filmleri izlediğimizi düşünüyorum. O yüzden çok da umutluyum bir yandan.
Genç yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ne söylemek istersiniz?
Herkes kendi akışında kendi tasavvurunca deneyimler hayatı. Tavsiye ya da söz söyleme gibi şeylerden hicap duyarım.

Deniz AKÇAY KATIKSIZ
Sizce son dönemde sinemada yaratılan kadın karakterlerin başarılı/başarısız yönleri nedir?
Kendi sesini arayan kadınların hikâyelerinin çoğaldığını görüyoruz. Dramatik bir artıştan söz etmek mümkün değilse de ivmenin yönünü seviyorum. Bu arayışta içe daha korkusuz bir gözle / kendini kayırmadan dönebilen cesur kadın karakterleriyse gözüm hâlâ arıyor.
Sektörde taciz vakalarının her daim olageldiği biliniyor ancak son birkaç senedir kadınlar tarafından dillendirilebildi. Bu durumun güçlenen kadın hareketiyle olan ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Tek kısa cevaplık bir soru değil bu aslında. Dijital çağ ile birlikte değişen film üretim şekli, alternatif fonlara ulaşma imkanı, sektörü domine eden unsurları da dönüştürüyor. Tüm dünyada güçlü bir kadın dayanışmasından söz etmek mümkün. Bu da önceki sessizliğin ihtiva ettiği kaygıları kısmen geçersiz kılıyor.
Yönetmen yerine “Kadın Yönetmen’’ olarak tanımlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu ayrıştırıcı dile hiçbir zaman alışamadım. Yönetmenliğin doğası gereği erilliğe atfedildiği bir ortamda bir sonraki sorunuz ‘kadın yönetmen sayısı neden az?’ İkisini birbirinden bağımsız tartışma ihtimalimiz var mı?
Türkiye Sineması’nda kadın yönetmenlerin sayısının çok az olmasının sebebi sizce nedir?
Tam da bundan bahsediyorum.
Genç yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ne söylemek istersiniz?
Kendi sesinizden korkmayın. Arayın, deneyin, yanılın ama kendiniz olun. Ve elbet, inanmadığınız hikâyeleri anlatmayın.
Röportaj Kafasına Göre Dergi 25. Sayıda yayımlanmıştır. (Mart-Nisan 2019)
Röportaj: Soner SERT
