YAZMAK; DİKENLİ BİR YOLCULUK

Yazmak, benim için kendinle başbaşa kalmak anlamına gelir. Bir nevi kendinle dertleşmektir. Öte yandan hayatın içinde değiştirmek istediğin ama değiştiremediğin şeyleri yeniden, bir sayfa üzerinde kurgulamak ve onlara istediğin şekli vermektir. Yazmak, çocukluğumdan beri yaptığım bir şey.

En büyük desteği ailesinden alan Ergin, yazmaya başlarken kimseyi örnek almamış.

Yazmak benim için her zaman çok kişisel bir yolculuk olmuştur. Aslına bakarsanız, ben bir yazarın bir diğer yazarı örnek alarak yazabileceğine de inanmıyorum. Herkesin edebiyatı kendine özgü bir yolculuktur. Siz bir şeyler yazarsınız, sonra insanlar sizi birilerine veya bir türe benzeterek kategorize ederler. Bu, yazarın çok dışında cereyan eden bir olgu. İsmin Arif Ergin’se, oturur Arif Ergin gibi yazarsın. Ancak elbette okuduğumuz ve etkilendiğimiz eserler vardır. Bunlar da siz farkında olmadan kaleminizi etkiler.

Yazarken totemi yok ancak ritüelleri var.

Yazarken herhangi bir totemim yok, çünkü yazmayı bir “ilham perisi” hadisesi olarak görmüyorum. Benim için yazmak son derece disiplinli bir eylemdir. Dolayısıyla yazarken uğurdan ziyade plana inanırım. Totemlerim yoktur ama bazı ritüellerim vardır. Bunlar; yalnız kalmak, klasik müzik dinlemek, su içmek gibi yazma ortamını benim için hazırlayan destek ritüellerdir. Çalışmak bu işin yüzde 99’udur. Kalan yüzde 1’i ise ilhamdır.

Ergin, hikâyeye her zaman hakim olmak isteyenlerden.

Her şeyden önce kafamda genel bir kurgu oluşmadan yazmaya başlamıyorum. Bir hikâyenin başına ve sonuna karar verdikten sonra bilgisayar başına otururum. Nereden yola çıkıp nereye varacağımı bilerek yazarım. Aksi halde bilgisayar başında günler, haftalar geçirip, kendinizi bambaşka bir maceraya savrulup gitmiş bulursunuz. İpler elinizden kaçarsa hikâye de elinizden kaçar. Ben yazar olarak hikâyeye her zaman egemen olmak isterim. Kalemimin götürdüğü yere gitmek yerine kalemimi götürmek istediğim yere götürmeyi tercih ederim.

Yazdıklarını ise ilk kendi okuyor. Yalnız başına bir odaya kapanıp yüksek sesle okuduğunda kulağına hoş gelirse yazıyı genelde olmuş sayıyor. Peki, Tekvin’in çıkış hikâyesi ne?

Tekvin, merkezine kayıp bir Osman Hamdi Bey tablosunu alan -ki tablonun ismi de Tekvin- ve Galata semtinde geçen bir roman. Galata, Beyoğlu gibi semtler her zaman ilgimi çeken ve tarihini, mimarisini merak edip araştırdığım yerlerdi. Buralarda geçen soluk soluğa bir gizem hikâyesi yazmak için kayıp tablo güzel bir bahane oldu benim için. Ve ortaya Tekvin romanı çıktı. Elbette bu romandaki karakterlerin hepsi kurgu. Ama onları kurgularken hayatım boyunca tanıdığım pek çok insandan esinlendim. Ben doğanın dilinin matematik olduğuna inanırım. Dolayısıyla yazdığım metin de matematikle ilişkili bir metin oldu. Romanın konusu zaten bir gizem hikâyesi olunca böylesi bir kitaba da matematiksel bir şifre yakışır diye düşündüm. Elbette romanda öyle ağır, çözümü zor bir şifre yok. Buna daha ziyade eğlencelik bir oyun diyelim.

Favori karakterini soruyoruz.

Kitapta kendine az veya çok yer bulabilmiş her karakter benim favorim aslında. Bu yüzden kitaptalar. Hani klişe bir cevaptır, “hepsi çocuğum gibi” derler. Ben de yarattığım her karakteri seviyorum. Ama baş karakterlerden biri olan Derya’nın yeri biraz farklı bende. Çünkü Derya, hikâyeyi sürükleyen karakterlerden. Bir başka deyişle romanın bilirkişisi.

Ergin, Tekvin’in ilgi görmesinin nedeni olarak gerçek olayları konu almasını gösteriyor.

Aslında romanın okurlardan ilgi göreceğini biliyordum. Endişem, onu yeteri kadar duyuramamaktı ki halen bu endişeye sahibim. Burada sizler ve edebiyat dergileri çok önemli bir rol oynuyor. Bizim gibi edebiyat dünyasına yeni adım atmış yazarların daha çok duyurulması, yenilere daha çok şans tanınması lazım. Edebiyatımız ancak bu şekilde ilerler. Tekvin romanının bu çemberi artık kırdığını düşünüyorum. Belli bir kitleye ulaşmış durumda.

Dan Brown benzetmesinin aslı nedir?

Bir eser ortaya koymuş herkes, ister kitabı bir adet satılmış olsun, ister bir milyar tane satılmış olsun fark etmez, her yazar eşit derecede saygındır ve önemli bir iş başarmıştır bana göre. Ancak ben tarz olarak kendimi Dan Brown’a benzetemiyorum. Yazım tarzımı ve yazdığım türü Türkiye’den herhangi bir isme de benzetemiyorum. Edebiyatımızda Tekvin’e benzeyen bir roman var mı, pek sanmıyorum. Tekvin “miş gibi” yapan bir metin değil, doğrudan mesajını “çat” diye söyleyen bir metin. Tekvin’de işlenen konuların çoğu bilgi ve belgeye dayalı konular. Tarihsel verileri baz alıyor. Yeni biri ile karşılaştığımızda onu tanımlamak için daha önceden bildiğimiz bir başka kişiye benzetme yoluyla kategorize etmek, aslında kıt bir kültürel birikime işaret eder. Çünkü biz, ancak ve ancak kelimelerimizle ifade edemediğimiz bir durumu bir başka şeye benzeterek açıklamaya çalışırız. Yazdığım türü Dan Brown’a benzettiler, ben de ille birine de benzetecekseniz bari Umberto Eco’ya benzetin diye şaka yaptım. Olay budur aslında. Yeni bir bilmem kim doğuyor, veya yerli bilmem kim olmak benim umurumda bile değil. Ben benim. Böyle anılmak isterim elbette. Sanırım birkaç roman sonra yavaş yavaş “Arif Ergin gibi” demeye başlayacaklar.

Yazdığı türü polisiye olarak kabul etmiyor.

Öncelikle yazdığım türü de biraz açmak gerekiyor. Bu türe birileri çıkıp polisiye dedi, ama bana göre değil. Yabancıların Mystery-Thriller dedikleri, bir gizem, suç ve gerilim romanı bu. Bir dedektifin katili aradığı klişe polisiye formatı ile ilgisi yok Tekvin’in. Gözlemlerime göre okur profilim genelde eğitimli ve dünyayı merak eden bir profil. Teknolojik gelişmeleri iyi takip eden, dünya edebiyatını iyi takip eden, eleştiren, sorgulayan, mukayese eden bir okur kitlem oluştu. Ve bu bence müthiş bir şey. Çünkü bu “yumuşak baskı” beni daha iyisini yapmaya zorluyor, beni geliştiriyor.

Tekvin’in başarısının üzerinde stres yarattığını saklamıyor.

“Yumuşak baskı” dediğim konu bu aslında. Okur kitlesinin böylesine nitelikli olması beni daha iyisini, daha kusursuzunu yapmaya itiyor. Ama hep söylediğim gibi, yazmak çok kişisel bir yolculuktur benim için. Açık konuşmak gerekirse, ben kendim için yazarım. Kendi hoşuma giden hikâyeyi yazarım. Kendi seveceğim karakterleri yaratırım. Çocukluğumdan beri bu özgürlük için yazıyorum ben. O beyaz sayfada kafama göre davranamayacaksam yazmanın ne anlamı olur? Yani, ‘eyvah, ya bir dahaki romanımı kimse beğenmezse?’ gibi bir korkum yok. Bir yazar şöyle düşünürse bu felaket olur: “okur bunu seviyor, öyleyse okura bir doz daha bundan vereyim.” Bu doğru bir yaklaşım değil. Tekvin’i sevdiniz, çünkü Tekvin’i yazarken keyif aldım. Bir sonraki kitabımı da inşallah seveceksiniz, çünkü yazarken ondan da keyif alıyorum ve canımın istediği gibi yazıyorum. Elbette farklı türlerde kitaplarım da var, zamanla onlarla da tanışacaksınız. Fakat Tekvin ile başladığım bir seri var, önce bu seriyi tamamlamak istiyorum. Bu hikâye en başından beri üç veya dört kitaplık bir seri idi. Tekvin bu serinin birinci kitabı. Sırada ikinci kitabı var.

Favori kitap ve yazarlar.

Attila İlhan bence dünyanın, en büyük şair ve yazarlarından biridir. Tüm kitaplarını büyük keyifle okurum. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanını severim. Günümüz insanı için güzel bir yüzleşme fırsatıdır. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı da beğendiğim romanlar arasındadır.

Bir Shyamalan filmi olarak Tekvin.

Tekvin’in sinema filmi ve dizi olması için bazı teklifler aldım. Ancak henüz çok yeni bir roman olduğu için insanlarla biraz daha roman formatında buluşmaya devam etsin istedim. Bundan sonraki süreç ne getirir bilmiyorum ama yazdığın bir romanı sinemada film olarak seyretmek veya dizisini seyretmek güzel bir duygu olmalı. Güzel bir uyarlama, bir romana zarar vermez, aksine romanın da merak edilmesini ve yeniden okunmasını sağlar. Stanley Kubrick yaşamıyor ama yaşasa ve Tekvin’i sinemaya uyarlasa muhteşem olurdu sanki. Tekvin’i bir Shyamalan filmi olarak hayal etmek de heyecanlandırıyor beni.

Yazarın dediği gibi, bir kitap yazmak, yayınlatmak ve insanlara duyurmak gerçekten çok dikenli ve uzun bir yol. Beş yılda yazıldı TEKVİN. Arkasında iyi bir metin, sabır ve inat var. Yeni ve daha zor bir yola çıkma cesareti de. Daha pek çok dikenli ve uzun yola çıkmasını istediğimiz yazarın, kendi tarzıyla anılmasını ve hikâyesinin bir Shyamalan filmine dönüşmesini diliyoruz.

GÖKSEL SÖZER’LE KAFASINA GÖRE SORULAR

 

Yazıyı paylaşmak ister misin?