SESSİZLİĞİN SESİ “SESSİZLİK”- ENGİN AKYÜREK RÖPORTAJI

“Hepimizin hayatına dokunan insanlar vardır ya okumamışlar ama öyle şeyler söyler ya da onların size o kadar iyi gelir ki sizi insan kılar. Geriye dönüp baktığınızda bir cümle bir an… Unutamazsın onu…”

Öykülerinin çoğunun kahramanı çocuklar. Çocukluğuna özlem mi duyuyorsun? Ya da bu öyküleri yazdıran içindeki çocuk mu?

Oyunculuk mesleğinin içinde çocuk gibi oyun oynamak vardır ve bu benim için çok kıymetli. Dünyanın en iyi oyuncularıdır çocuklar. Benim yazma meselem profesyonel anlamda oyunculuk yapmadan önceydi. Tabii o zaman daha farklı şeyler yazıyordum ama. Son 4-5 yıldır yazmayla biraz daha ilişki kurmaya başladım. Belki biraz yaşımla ilgili yirmili yaşları devirdikten sonra içimdeki çocukla ilişki kurmam gerektiğini hissettim.

Kiraz Ağacı’nda senin yazar olarak büyümekten, büyüyünce bir şeylerin çirkinleşmesinden korktuğun izlenimine kapıldım. Acaba biz büyüdük ve çirkinleşti mi dünya?

Aslında çocuk olma halini kaybettikçe bedenen de sertleşiyoruz duygularımız da sertleşmeye başlıyor. O çocuk yumuşaklığını yitiriyoruz. Herkesin yaşadığı bir süreç. Buradaki mesele duyguları muhafaza edip biraz yansıtabilmekti. Kitaptaki bütün öykülerim çocukluk bugün ve yaşlılık üzerine.

Ergenler de var?

Ergenlik biraz da biz erkeklerin yaşadığı travmadır. 15 -16 yaşında bizim âşık olduğumuz kızlar hep bizden daha büyük erkeklere âşık olurdu. Fiziken aynada kendimizden hoşlanmazdık; sivilcelerimiz vardı, sesimiz kalın çıkardı. Fizyolojik olarak bir problem vardır ama ifade edilemez ve her şeye öfke duyulur. Ergenlik hiçbir erkeğin geri dönüp bakmak istemediği bir zamandır. Ama çok kıymetli hazinedir; bizim bütün karakterimizi kırılmalarımızı gördüğümüz hissettiğimiz yerler de orasıdır.

İlişkiler üzerine öyküler yazmışsın. İnsanların birlikte vakit geçirmesinin bir bağ kurdurduğuna inanıyorsun. Kadın da erkek de kendi isteğiyle bağı koparmaya çalışsa da senin hikayelerinde aşka ve ilişkiye dair bir kopamama hali var. Acaba sonuna kadar tüketmek mi gerekiyor aşkı?

Biraz ironik bir şey anlatma derdine düştüm. Öykülerde biraz da erkek gözüyle anlatmak, erkeğin dünyasıyla erkeğin meseleye nasıl baktığıyla ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştım. Çoğunlukla karakterlerle beraber benim bakış açım devreye giriyor. Öykülerde ve hayatta aradığım, bir insanın ismini bile bilmeden karşılıksız o saf duygularla peşinden gidebilmek onu sevebilmek, sadece uzaktan aşık olabilmek. İlişki dediğinde karakterler egolar devreye giriyor ve iş başka bir yere gidiyor. Ben hep öykülerimde uzaktan bakan, izleyen ve hayran olan o adamın duygusuyla yazıyorum.

Aşk Üzerine Küçük Bir Öykü adlı öykünde arkadaşların Hakan, Mehmet, Selim’de hep senden bir parça var. Seni tanıdığım için, karakterlerin belli noktalarda verdiği tepkiler senin tepkilerine benziyor. Bir erkeğin arkadaşı için aşkından vazgeçmesi var. Peki bugün sen arkadaşın için bunu yapar mısın?

O karakterlerin hepsi aslında benim. Bu isimlerde arkadaşlarım olmadı, bu tip hikayeler de yaşamadım ama bazen ben Hakan oldum, onun gibi davrandım. Ben orada öyküdeki arkadaşın, sevdiği birisi için birinden uzaklaşması fikrini seviyorum. Bu biraz mahalle kültürünü, delikanlılığı, çok ince bir sevgiyi dostluğu barındırıyor. Aslında aşkın o hali daha kıymetli geliyor bazen.

Çocuk olmanın masumiyetini kaybetmeyin gibi bir mesaj geçti bana. Aşk Üzerine Küçük Bir Öykü’de.

Masumiyet kelimesi zaten kaybolduğu için vardır. Kaybedilmeye mahkumdur, hepimiz modern hayat içerisinde masumiyetimizi kaybedeceğiz. Kelimenin varoluşu o zaten. Dert, 2018 yılında yaşansa bu olayı belki de aynı şeyi yapamayacağı için yazıyor yazar.

Hayat seni bunu yazmak zorunda bırakıyor gibi mi?

Bu ikilemler beni yazmaya itiyor. Eskiden bunu çok kolay yapabilirdik ama 2018’de belki bunu bu kadar güçlü yapamayabiliriz. Ben bunu sadece Engin olarak demiyorum, hayatta size tanınan biçilen kendi adınıza birtakım roller var. Bu rollerden sıyrılıp güçten egodan sıyrılıp böyle bir tavrın içine girer misiniz? ben biraz da bunu sormak istedim.

Yazmak başlı başına çok zor bir şey. Hele yazdıklarının yayınlanması… Birçok insana “haydi yazı yaz kimse okumayacak” dense eminim çok güzel şeyler yazarlar. Ama şimdi oyuncu olarak kitlen var, Kafasına Göre’de yazdığın yazıların takipçileri var. Finalde filmin duygusu nasılsa salondan o duyguyla çıkarsın ya şimdi yazarken öyle bir derdin oluyor mu? Çünkü birçok öyküde hiç beklemediğim anlarda ters köşeye yattım okur olarak. Birçoğunda da ters köşe beklerken gayet kendi gerçekliğinde bitirdin.

Oyuncu olduğum için bir durumu da olayı da anlatmaya çalışsam kurgunun içinde görme alışkanlığım var. Çoğunlukla bir final oluyor kafamda ama yazmaya başlayınca hep değişiyor.

Peki baştan planladığın finallere kıyamadığın oldu mu?

Çok olmadı, 21 öykünün hepsinin finali kafamda başkaydı. Yazmaya başlayınca bazılarının uzamaması gerektiğine karar verdim. Çok büyük öykü ve roman yazarları asla finallerini planlamazlar. Otururlar yazmaya başlarlar, o kitabın finalini bilmeden. Ben çoğunda bu öykünün nereye gideceğini biliyorum ama genellikle değişiyor yazmaya başladığımda. Yazının içinde kaybolurken “Aa bu daha doğru olur” diyorum, orada başka bir anlam keşfediyorum. Yazarken en korktuğum şeylerden birisi didaktik olmak. Yani okuyucuya bir şeyler öğretmeye çalışmak, aforizma yazmak, yazmayı çok ciddiye almak. Hayatta Engin olarak benim bu konularda çekincelerim var. Bu kitabı ciddiye almak, bunun çok önemli bir şey anlattığını hissettirmek gibi. Halbuki öyle değil, bu kitapta duygusal paylaşım var. O yüzden finalleri içindeki anlamları ve duyguyu karşıya geçirebilmeye çalıştım.

Kedileri konuşalım mı? Bence Sefa öyküsünde seni harekete geçiren neydi?

Bir kedim var, o beni buldu ve hayatıma girdi. Onların bizi daha iyi deşifre ettiği anladığı bizimle çok daha filtresiz ve çok daha doğru ilişki kurduklarını keşfettim. Bizde birisini tanımak ya da tanımamak ilişki kurmak ya da kurmamayla ilgili fazlasıyla bilinç ve kavram var. Hayvanlar, özellikle kediler çok doğru bir ilişki kurabiliyorlar. Bir kedinin bir şey öğretebilmesiyle ilgili bir öykü aslında bu. Orada Sefa onunla karşılaştığında anlatıcının onu sevmediğini anlıyor.

Ama anlatıcı bunun farkında değil.

Evet. Anlatıcı zaten muhtemelen onun bu vicdanını fark etmese kedilerin gel dediği zaman gelen, git dediği zaman giden ve kendi hayatında herkese afra tafra yapan bir hayvan olduğunu düşünecek. Mesele anlayabilmek; onun mahremimize giren ya da ilişki kurabilen bir canlı olduğunu kurgusal noktada ilişkiyle anlatmak istedim. Hayvanlar üzerinden bir hikâye anlatabilmek başlı başına bir mesele bence.

Çok sevdiğimiz Garfieldlar, Kötü Kedi Şerafettinler var mesela…

Kötü Kedi Şerafettin’i çok severim. Kötü sıfatına rağmen belki de dünyanın en merhametli kedisidir. Ve biz onu bu şekilde çok severiz.

 Zor oldu mu kitaba isim seçmek?

İsmini koymak çok zor oldu. Öykülerin birinin adı olmasın dedik önce. Sessizlik bir ifade, bir anı tanımlıyor. Bazen de sessizliğin bir sesi var. Ormana bir yere gittiğinde fark edilir sessizliğin sesi. Sessizliğin sesinin gücünü fark edersiniz. Sessizliğin bir sesi vardır ve bunu duymayı seviyorum.

Adamı delirtebilir bile.

Evet adamı delirtebilir bile. Bir de sessizliğin şöyle bir güzel tarafı var; herkeste farklı bir anlamı var. Hep kendini yenileyen, her zaman derin bir anlamı var.

Duruma göre anlamı değişiyor.

Kendini yenileyen ve güçlü bir kelime. Buna rağmen çok gürültülü kalabalık bir kapağı var kitabın.

Yani bilerek mi zıtlık olsun istediniz? Adı Sessizlik ama kapağımız gürültülü.

Biraz öyle, biraz da kitabın içindeki meseleleri anlatabilen, çok naif figürler var kapakta. İçine bakıldığında Nalan Alaca’nın çizdiği çok naif çizgiler var. Kapağın kendisi de algısı da agresif olsun istiyordum. O yüzden kedi bu kapağa çok yakıştı.

Öykülerinden birinde “Kafa seslerimizi görebilsek daha samimi bir dünyada yaşayabilirdik.” Diyorsun. Açık konuşayım, bu cümle beni çok etkiledi. Engin olarak insanların maskelerine dair söylediğin bir şey mi?

Bu sosyal hayatımızla ilgili.  Birbirimizin kafa seslerini görsek dünya belki daha acı kötü bir yere dönebilir. Kafa seslerimiz derken, kendi gerçeğimizle yüzleşmekle ilgili bir şeye değiniyorum aslında. Sosyal ve modern hayatta ister istemez filtrelerle yaşamamız gerekiyor.

Bu seni yoruyor mu?

Yormasa da içimizdeki çocuğu kaybettiren şeylerden birisi. Onunla ilişki kurdurtmuyor. Zaten filtresiz yaşamak mümkün değil. İnsan da böyle bir varlık değil. Bunların kesin cevabı yok, sadece karşındakinin söylediğini değil aklından geçeni görme isteği.

İmza gününde dikkat ettim de sen; herkese imzanın yanına çok güzel ve özel şeyler yazıyorsun.

İnsanlar sağ olsunlar geldiler ama bana ayrılan bir zaman dilimi vardı. Keşke beş saat, on saat hatta daha uzun olsa da herkese kişisel bir şey yazabilsem. Ama şöyle bir şey oldu; o an görüp onunla ilgili bir cümle sarf edip onun üzerine bir şey de yazıyorum.

Tanıdığın insanlara yazdıklarınla da 22 inci öyküyü yazdın gibi. Madem her şeyi konuşuyoruz, bundan da bahsetmem lazım. İlk öyküde “Kiraz ağacının tepsindeydim” yazıyor. İlk okuduğumda kendimden şüphelendim sonra yanlış yazıldığını anladım.

Hem editör hem ben çok kontrol ettim. Okuyanlardan özür dilerim. Ne kadar dikkat edersek edelim, beyin o hataları tamamlıyor ve biz görmüyoruz artık. Bizim mesleğimizde kurgucuların yaşadığı gibi.

Seni televizyondaki programda izledim, kitapla ilgili konuşurken oyunculukla ilgili terimler kullandın, vizyon gibi.

Maalesef oluyor, ağzımız alışmış. İster istemez kitabın çıkış tarihine vizyon diyoruz.

Mesela bir öykü bitince “Kestik!” diye evde bağırıyor musun?

Ahahaha evet, öyküyü edite yollayınca benim için kurguya gitmiş gibi oluyor. Arkadaşlar kurgusu tamamlandın mı diyorum.

Öyküyü yazıyorsun, çok içine sinmiyor ama yayında toparlar diyor musun?

Öyle olmuyor ama benim için çok kıymetli bir an oldu. Doğan Kitap’tan Tanıl Yaşar bana “Ne hissediyorsun Engin kitapla ilgili?” dedi. Ben de “Gerçekten bir eser sahibi oldum” dedim. Hayal ettiğin kafanda kurduğun bir şeyi orada kitap olarak görmek çok kıymetli. Oyunculukta da bir şey üretiyorsun ama orada birisinin yazdığını yorumluyorsun. Burada senin hayal ettiğin eser sahibi dediğimiz şeyin anlamı çıkıyor.

Birçok öykünde sigarayla alakalı bir tepki koymuşsun?

Sigarayı hiçbir zaman sevmedim, etrafımdakilerin de içmesini hiçbir zaman istemedim. Çocukların sorumluluk duygusu çok gelişmiştir. Bir çocuğun aldığı sorumlulukla, kilometrelerce yürümesini yazmak istedim.

Karakterlerden İsmet Amca’yı çok sevmişsin ama içirmişsin o kadar sigarayı.

Ahahah sorma… Hepimizin hayatına dokunan insanlar vardır ya okumamışlardır ama öyle şeyler söyler ya da onların varlıkları size o kadar iyi gelir ki sizi insan kılar. Geriye dönüp baktığınızda bir cümle bir an… Unutamazsın onu…

Gelelim Kör Talih adlı öyküye. Sence çok para kazanmak ya da hayatını ekonomik açıdan garantiye almak insanları değiştiren bir şey mi?

Bunu söyleyemeyiz, değiştirir ama değişim kötü bir şey değildir her zaman. O öyküde haybeden gelen bir para var. Bu öykü benim aklıma nasıl geldi biliyor musun? Bir gün Bağdat Caddesi’nde yürüyorum ve bir tane yaşlı bilet satan amcayla karşılaştım. Yüzü çok anlamlıydı, çizgiliydi; o surattan gelen bir öyküydü. Orada şunu demek istedim o bileti kazanmasaydı Müjgan’la hayatının sonuna kadar mutlu olacaktı. Bazen gerçek denen şey o kadar gerçek değildir ve dağılmaya müsaittir ki bir sebep bekler dağılmak için.

Öykülerde Buluşalım’ın hikâyesi gerçek mi? Hepimiz gerçek zannettik.

Değil, kafamda kurdum. Gerçek olsa çok kıymetli olurdu. Aynı şeyleri düşünen hisseden insanlarla ilgili bir şey yazmak istedim.

Bununla ilgili daha fazla yazmak istiyorum. Merhaba adlı öykümde de var mesela bu durum. Birisiyle bir şeyi paylaşabilmek; bu yazıyla da mektupla da yapılabilir Bana çok güçlü gelen bir şey bu. Hayatta birbirimizi tanımadan birbirimize değiyoruz ve etkiliyoruz fark etmeden. Aynı kitabı okuyup aynı cümlenin altını çizen insanların karşılaşma öyküsü. Aynı grubun aynı parçasını defalarca dinlemiş insanların konserde yan yana denk gelmesi gibi.

Öyle romantik bir yanın mı var? Bize hiç göstermiyorsun.

O yanlar çok gösterilmez. Bunlar çok içerde dolaşan, o ana denk geldiğinde kıymetli olan şeydir. Anlatıldığında çok soyut bir şeydir, kıymeti kalmaz ve sıkıcı olur. Dramatik yapıda şu vardır; farklı noktalardan gelen insanların yarattığı durum ya da olay kıymetlidir ve çatışma yaratır. Ama ben dramanın şurasını tercih ediyorum; aynı beğenileri olan insanların paylaştığı şeyler çok fazladır. Sıkıcı gelebilir bir yerden sonra ama bu insanlar daha çok şey paylaşır. Diğeri çatışma yarattığı için kurmacanın konusu olur. Ama biz kendi hayatımızda aynı şeyleri sevdiğimiz beğendiğimiz insanlarla beraber olmayı tercih ederiz.

Ahmet Oğlu Hasan üzerine konuşalım?

Benim burada karşılaştığım mendil satan bir çocuk. İsmi bu değil, çok uzun süredir görmüyordum onu. Bu öyküyü yazmadan önce gördüm, büyümüş kocaman olmuş. Biri peçete, biri çiçek satıyor, Ümraniye’de oturuyorlar ve oradan bir taksici hepsini topluyor. Hepsi 10’ar lira vererek gecenin 3’ünde eve taksiyle dönüyorlar. Burası gerçek, ben de buradan bir öykü kurguladım.

Kitabın gelirini Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlıyorsun. Niye Darüşşafaka?

Geçen sene bir organizasyon yapıldı, bağış toplandı. Hatta bir gün oraya gittik; çok güzel bir okul ve çok güzel işler yapıyorlar. Bunu paylaşırken bir de böyle tarafı olsun istedim. İnsanlar benimle ilgili güzel şeyler yapıyorlar ve ben de onun bir parçası olayım istedim. Bu yüzden kitap gelirinin Darüşşafaka’ya gidiyor olması çok kıymetli.

Bence de çok kıymetli, bunun için ayrıca seni tebrik ediyorum. Kitapta görsel kullanmışsınız, zaten dergide kullanıyorduk kitapta da kullanalım mı dediniz?

Yayıncılıktan anlamıyorum ben, kitap nasıl tasarlanır bilmiyorum. Ama ben kitap okurken bana görsel sunulmasını sevmiyorum hayalimde kalsın diye. Kitaptaki görseller çok hayalimizi bozacak çizimler değil, o durumun tasviri sadece. Çok naif çizgiler. Nalan Alaca dergide benim öykülerimi çiziyordu. O kadar doğru bir yerden çiziyordu, öykünün o kadar doğru yerinden yakalıyordu ki bu kitapta da olmasını istedim. Bence güzel de oldu, tatlı bir hava da kattı. Okuyucuya daha iyi hissettirdiğini, kitapla daha başka bir ilişki kurdurduğunu düşünüyorum. Tek bir çizimle öyküyü tanımlamak bence çok güzel oldu. İyi hissettirdi kendimi.

Bence de Sefa’yı yazarken ne kadar eğlendin? Öyküyü yazarken kitabın son öyküsü gibi düşündün mü?

Evet, kitabın final yazısına ihtiyacı olduğunu düşünüyordum. Bunu Sefa’yla ve ilişkiyle bitirmek istedim. Aslında çok daha uzun bir şey yazıyordum. Bu kitapta en büyük dertlerimden birisi aklıma geldi; okuyucunun sıkılmaması ve kitaptan kopmaması. Bence de Sefa, diğer öykülerde gördüğümüz adamın finali gibi.

Bu öykülerden hangisinin film olmasını istersin?

Sence?

Kısa film olarak düşünürsek Sessizlik ve film olarak Kiraz Ağacı. Sinemada da benzer hikayeler anlatılmıştır ama Kiraz Ağacı’nı izlemesi çok keyifli olur. Sen ister misin?

Mesela bana Bi Gece öyle bir his veriyor. Filmin bir buçukuncu dakikasında karşı masada oturan eski sevgilin seni düğününe davet eder. Hepsi bana bir film hikayesi havası veriyor. Karanlığın İçinde Bir Nefes kısa film olabilir hissiyatı veriyor.

Bizim Alman Kurdu’na gelirsek…

Oradaki köpek de gerçek, beni kovaladı. Mahallemizde gerçekten köşedeki bina yıkıldı, orada yaşıyor. Herkese de havlıyordu ama şimdi havlamıyor. Fotoğraflarını çekmiştim, acaba dedim kitapta onu mu kullansak. Sonra da çok tanımlamak istemedik ama gerçekten yaşanan bir öykü.

Misket nasıl oynanıyor? Ben haliyle bilmiyorum.

Sana ve diğer çocuklara misketi öğrenmenizi öneririm. misket oynadığınızda parmaklar ayrı gelişiyor. Hedefi tutturmak, dengede kalmak, gözle oranlamak çok önemli.

Peki hiç tatil kitabı okumak ve çözmek zorunda kaldın mı?

Hayatımın en büyük travmalarından birisidir o tatil kitapları. 88 yılına dönelim, yazın ne yapacaksın? Yapabileceğin şeyler çok sınırlıdır; devletin kampları olur 10-15 gün oraya gidersin. Onun dışında mahalledesindir. Bilgisayar, telefon yok, boş araziler var. Çok kıymetli, niye top oynarsın? Boş arazi olduğu için. Tatil kitapları daha çok canımızı sıkar. Yazın tatilde ne yaptınız adlı sorular en sıkıcısıdır.

Yaşlı Teyze’yle ilgili rahatsız olduğun bir şey var; çocuksuluğun, iyi niyetin kötüye kullanılması seni çok mu sinirlendiriyor?

Şuradan yola çıkmıştım. Bugün İstanbul’un herhangi bir yerinde bir çocuk bu teyzeye inanır mı?

İnanmaz.

İşte bu yüzden o ikisinin inanması ve onu devam ettirme çabası. Kandırıldıklarını anladıktan sonra bile onu devam ettirme çabası. Teyzenin ayıbından utanıyorlar. Bugünün çocukları çok daha zekiler, bugün bu hikâyeye hiçbir çocuğun inanmayacağını düşünüyorum. Çok daha zekiler, onların hayat gerçeklikleri bizim zamanımızdakinden daha farklı.

Buradan da şu çıkıyor. Sen artık günümüzde var olmayan gerçeklikler yaratıp anlatıyorsun.

Biraz öyle.

Günümüzde karşılaşamayacağımız karakterlerle beslenen ve çok yaşanmayan olayları yazıyorum mu diyorsun?

Aslında şöyle çıkıyor hayatın içerisinde bir an yakalıyorum. Bu duyguyu nasıl anlatabilirim diye bakıyorum. Bazen bir anda oturup yazamıyorum. Bazen bir öyküyü yirmi günde bir ayda, bazen bir gecede yazdığım oldu.

Dergidekilere de kızıyor musun?  “Yazı nerede, yazı nerede?” dendiğinde, tatil kitabı çözme zamanında olduğu gibi?

Bu zamana kadar yazımı geciktirmem çok nadir oldu. Onda da ya setim olmuştur ya da başka bir işim vardır. Genellikle zamanında yazıyorum çünkü o takvimde yazıyorum. Biliyorum ne zaman göndermem gerektiğini, iki aylık zamanda kafam sürekli öyküyle meşgul oluyor.

Dizi ya da film çekimleri olduğunda vakit ayırabiliyor musun?

Çekim olduğunda da vakit ayırdım, ayırabilirim. Anlatacağımı bulduğumda sadece yazma mesaisi kalıyor geriye. Nasıl yazacaksın, konu ne? bunları bulduktan sonra yazması daha kolay oluyor. Tabii her zaman kafamdaki gibi olmuyor ya da kafamdakini yazamadığım oldu. Yazarlık başka bir şey, yazmak başka bir şey. Bazen kurmaya çalıştığım dil ve gerçeklikle o hikâyeyi anlatmam mümkün olmuyor. Başka bir noktaya gidiyor, olmuyor. Bu kitapta hep kendi bakış açımla anlattım.

Bugün benimle röportajı yaptığın noktada birçok şey yaşadın. Kitap hazırlandı, basıldı, okuyucuyla buluştu, imza günün oldu. Bugün şu anda benimle konuşurken ne hissediyorsun?

Oyunculuk üzerine film/dizi üzerine konuşmaya o kadar alışkınım ki yazdıklarım üzerinden konuşmak hem çok değişik hem de çok güzel geliyor. Aslında oyunculuk denen meslek edebiyatın içinde. Sen bir karaktere çalışırken seyircilerin görmediği anları doldurman gerekir, karakteri yazmakla mükellefsin. O karakteri üç boyutlu hale getirmen gerek. Ama ne olursa olsun oyuncu olarak farklı bir disiplinde bir şeyler söylüyorsun ve o alanda söz söyleme hakkına talip olmak istiyorsun. Kitapla ilgili bir beklentim yok, sadece bir şeyler paylaşmak istedim. Ama satılması ve paylaşılması yazma derdi olan biri olarak beni daha çok cesaretlendirecek ve destekleyecek. Kitabı alanlara okuyanlara çok teşekkür ederim. Bir de bağış kısmı var, o konuda içim çok rahat. Teşekkür ederim Genco’cuğum.

Ben teşekkür ederim, benim için çok keyifliydi.

Röportaj Kafasına Göre Dergi 23. Sayıda yayımlanmıştır. (Kasım-Aralık 2018)

Röportaj: Genco ÖZAK

Yazıyı paylaşmak ister misin?